BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS

VI VERI VENIVERSUM VIVUS VICI

Ben ve Kendim.



Kendimi dinliyorum, yazarak hesaplaşıyorum.









10 Mayıs 2012 Perşembe

Sen Bile Yoksun


Merhaba Sevgili Okuyan,



Bu satırları yazarken radyoyu değiştirdim. Bunu hep yaparım. Vazgeçmek için, vazgeçebilmeye alışabilmek için, daha güçlü olabilmek için.  Aslında sevdiğim bir şarkı vardı o anda sihirli kutuda. “ … bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek …” şarkının en güzel yerinde Radyon Eksen’e geçtim. Mando Diao … “She's tired of problems that you caused her mind”. Ben ve şarkılar, her biriyle ayrı hikayelerim var. Her biriyle, her birinin ilk dinlendiği şehirle, her birini ilk dinlediğimde yanımda olan insanlarla ayrı hikayelerim var. Aslında pek ilginç şeyler anlatmayacağım size. Sizin de yaşadıklarınızın bir benzeri olacak bu okuyacaklarınız.  Ben varım bu kelimelerin arasında, şarkılar var, mekanlar, insanlar var, sevdiklerim ve sevemediklerim var. Sen varsın belki de. Hepsi alt tarafı birkaç kelimede saklı olacak. 

Kelimeler bence onu yazana ait değildir, onu okuyanların anlamlarıdır onları var eden. Ve bu yüzdendir ki, kelimelerin sahipleri de onu okuyanlardır.

İstanbul’da değilim, Karşıyaka sahildeyim. Ama Gülhane Parkı’ndayım aynı zamanda, meşhur Ceviz Ağacının altında.  Bu şiir bu kadar güzel notalara dökülebilirdi diye düşünüyorum, “başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz”. Yalnızım, ama tek başıma değilim o anda. İlk görüşte aşk gibi bir şeyin yaşandığı an benim için. Rüzgarın ‘efil efil eser’ dendiğinde anlamadığımı yaşadığım bir andayım. Rüzgarla bir olduğum, saçlarımın arasından, şile bezi gömleğimin içinden tenime değdiği andayım. Hayata yüz bin elle dokunduğum, ve bunun farkında olduğum andayım.

“Tanrım ne olur unutturma bu anı bana!” Hep unutmaktan korkarım bilir misiniz? Unutuyorum çünkü, güzellikleri unutuyorum. Ama hep kötüler aklımda, babamı kaybettiğim gün aklımda. Hatırlayamazsın diyorlar, hatırlıyorum. Hatırlamaktan dolayı derdim yok yanlış anlamayın, hatırlayamamaktan dolayı dertliyim ben. Beni ben yapan sadece kötü hatıralar olmamalı istiyorum, bu rüzgarı da, Nazım’ı, Cem’i de hatırlamak zorundayım. Ben bunlarla var olmalıyım.

Var olmak, hayatta kalmak değil pek tabii ki benim için.  Ölümden sonra da var olmak, kalp atmasa da yaşayabilmektir. Hayat nedir ki zaten, doğduğun anda başlayan bir ölüm yolculuğu. Bilerek yaşamak öleceğini ve eğer inanıyorsan öldükten sonra hiç bir şey olmadığına, sağlıklı bir kafa ve yürekle yaşayamaz insan. İlla bir cennet, cehennem inancı da şart değil ölümden ötede var olabilmek  için . Beden ölür, hatta çürür, ama yaşadıysan hakkını vererek, ruhun ha arafta kalmış, ha hala atan yüreklerde, yaşarsın son kez hatırlanana kadar.

Prag’da Hanuş’un uğruna dişlileri arasında öldüğü tarihi saat kulesinin altındayım, aslında doğduğum şehirdeyim, İzmir’deyim. Tarihi saat kulesinin altında. Handel dinliyorum müzik çalar becerikli telefonumdan. Inessa Galante söylüyor, Ave Maria. Notalar ve sözler bu kadar mı duygularla sevişebilir, tüm şarkının damarlarımdan aktığını hissediyorum. Şarap mı bunu yapan tereddütünü yaşamıyorum bile. Kulaklığımdan gelen müzik, dört bileğime kadar titretiyor tüm bedenimi. Sanki yüzyıllar önce doğmuşum da, daha binlerce yıl varmış son nefesimi vermeye gibi derin bir nefes alıyorum. Hiç ölmekten korkmadım ben, ölmelerinden korktum , ama ölmekten asla. Hatta zaman zaman ölmek istedim, önce ben bencilliği ile kalan değil giden olabilmek için, üzülen olmamak için.

Vulnerant omnes, ultima necat” ”Her biri yaralar sonuncusu öldürür.” Tarih boyu saatlerin üzerine yazmış zamanın üstatları bu sözü. Zaman diyor, geçiyor. Sen direnecek misin, yoksa onunla mı akacaksın hayata. Karar senin.

Gözlerim kapalı hala ve o anda,

“Kırmızı bir kapı görüyorum ve siyaha boyanmasını istiyorum
Renkler olmasın artık, hepsinin siyaha dönüşmesini diliyorum”

Gözlerim kapalı olsa da ışığı görebiliyorum, ve hala renkler var. Halbuki ışığın olmadığı ve onun yansımaması durumunda renkler olamaz, ben sadece hayal mi ediyorum acaba? Bu dünya , yaşadıklarım, dinlediğim müzikler, okuduğum kitaplar, aslında hepsi benim eserim mi? Olmayanları  var eden ben miyim? Düşünüyorum ve Kun diyorum, Oluyor !

Eric Burdon Animals eşliğinde çığlık atmaya devam ediyor,

“I see a red door and i want it painted black.
No colors any more i want them to turn black.”

Şarkı bitiyor ve ben gözlerimi açıyorum, kampüsteyim. Bahar şenliği zamanı, çiçekler gibi çevremdekiler. Ayakları var, ama toprağa bağımlılar.  Güneş açtığında rengârenk oluyorlar, rüzgâr estiğinde eğilip bükülüyorlar, susuz yaşayamıyorlar. Çiçekler gibi onlar. Ben bir çiçek olsam diye düşünüyorum, ama önce sen. Sen bir çiçek olsan hangisi olurdun düşündün mü hiç? Gül olurdun bence, belki de günebakan ya da kötülük çiçeklerinden biri olurdun tıpkı benim gibi. Tam o dönemdi Charles Baudelaire okudum, Kötülük Çiçekleri "Bak gemiler suda, bir derin uykuda, o gezmeye düşkün gemiler.” Herkesin kendi olmaktan imtina ettiği günlerdi sanki o günler, ya da o zaman bana öyle geliyordu. Ne demişler; kişi kendinden bilir.

Bir kadın yürüyordu başlarda, sarışın uzun lüle lüle kabarık saçları, siyah elbisesi ve siyah topuklu ayakkabıları ve ikisini de tamamlayan dirseklere kadar kolunu örten , ama parmaklarını açıkta bırakan saten , siyah eldivenlerle. Önünden geçip gittiği insanlar mı başroldeydi, kendisi mi anlaşılan bir durum değildi.Sen geçerken sahilden sessizce ,Gemiler kalkar yüreğimden gizlice”  . Tam bu anda sokaktakiler elbisesini çektiler aldılar kadının üzerinden ,adam çıplak kaldı. Sadece siyah bir iç çamaşırı, topuklu ayakkabılar, eldivenler ve peruk. Tam polis arabasının önünden geçerken çıkardı attı  peruğu adam , ve sonra eldivenlerle terini ve rujunu sildi, ve kurtuldu onlardan da. Son olarak ayakkabılardı onu kendisinden başka biri yapan, onları da çıkartıp attı. Bir gölge kaldı, aslında hepsi birbirine benzeyen gölgelerden biri, yoktu ki zaten birbirlerinden farkı. “Deniz rüzgara karışmış güneşte Dalga sesleri vardı gülüşlerde” ve herkes güldüğünde , kimse kalmıyordu aslında. Sen bile.

A.Serhat Demirel
03.05.2012, Gaziosmanpaşa