BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS

VI VERI VENIVERSUM VIVUS VICI

Ben ve Kendim.



Kendimi dinliyorum, yazarak hesaplaşıyorum.









25 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Sene Bit Pazarına Nur Yağsın !

Yağsın demekle olmaz, yağdıralım. Eskiye rağbet olsun. Artık herşey bu kadar hızlı ve pervasızca eskimesin, eskitilmesin.
Hafızam pek iyi değildir, geri kalan senelerde de böyle miydi acaba? Eskiyen sadece yıllar olmamaya başladı ; bilim , sanat, popüler kültür, arabamız, telefonumuz, gittiğimiz cafe’ler ve insanlar eskimeye başladı. Eskitmeye başladık. Eskimek bugünkü zamandan , beri de kalması olarak düşünülmesin, nostalji değil bu. Eskitiyoruz, ve kullanılmamak üzere ya raflara kaldırıyoruz, ya da veriyoruz gidiyor eskiciye. Sıkılıyoruz, eskisin istiyoruz.
Düşünür müsünüz lütfen, her yeni yılda, alışkanlıklarımızdan kurtulmak için kararlar verir, hayatımızı yenilemek üzere sözler veririz. Bu refleks olarak planlarımızın içine dahil olur, tam da  Aralık’ın son haftasında. Bu arada geleceğe taşımamız gereken ne kadar da çok şey vardır aslında, ama arada kaynayıp gider bazıları.
İyi de ben mutluyum gittiğim meyhanden, kitap aldığım kitapçıdan, yaptığım hatalardan, içtiğim kahveden, selamlaştığım insanlardan. Bunlar beni ben yapanlar, neden top yekün yenileneyim ki?
Sevgili Dostlarım,
Ben , benim bir kısmımı bu sene 2009’da bırakmaya, eskitmemeye karar verdim. Hatta eskittiklerimi, tekrar raflardan indirmeye ve eskiciye sattığım fiyatın iki katını ödemeye apaçık niyetliyim de.
2010 sana da bir çift sözüm var:  Erken geldin, bekle hele biraz , daha zamana ihtiyacım var. Söz dinlemezsin bilirim, ama ben bir süre daha hakkını vereceğim 2009’un. Varsın takvimler seni göstersin, benim yüreğimin saati hep daha yavaş atacak.  Kendime sözüm var....

Arşvimden 2009, Aralık

A.Serhat Demirel , Levent

12 Aralık 2010 Pazar

ÇIĞLIK









    Oturduğum masada mı oturuyordu acaba? Ya da pencerenin diğer tarafındaki ayazı, halihazırda boynundaki kaşkolla yaşayan ve yoldan gelip geçenlerin üşümüşlüklerini iki eliyle sarıldığı çayı eşliğinde seyredalmış genç kızın masasında mı yoksa? Tam buradaydı 15 sene önce. Oturduğunda masaya, garsona ne sipariş vermişti? Kahvesinin yanında bir pasta mı istemişti? İlk yudumundan sonra aklında neler vardı? Kapıdan yürüyerek girdiği bu mekândan, siyah bir torba içinde istemsiz dışarıya taşınacak olması değildi muhakkak. Belki o günün akşamına bir yemek randevusu vardı. Rezervasyonu yaptırdığı masaya zamanında gitmediğinde, yer bulmanın mutluluğu ile masaya yerleşen müşteri, gündüz yaşanılanların bir parçası haline geldiğinin farkında bile değildi… Kitchentte’deyim bu soğuk Pazar günü. Eski adıyla The Marmara Café. 1995 senesinin yine bugün gibi soğuk olan bir kış günü, Onat Kutlar’ın patlayan bombayla öldüğü yerdeyim. Avizeler değişmiş, masalar, menüler ve içerideki müşteriler de aynı değil, ama kokusu değişmemiş gibi. Her şey değişir denir, aynı nehirde bir kez daha yıkanamazsınızı biliriz, ama değişmeyenler de vardır yaşamda. Düşünceye daldığınızda, görünenin ardındakilere bakarken, değişmeyenleri görür bulursunuz kendinizi. Farklı zamanda, farklı gibi görünen anları yaşarsınız. Aklınızda geçmişe dair anlamlandıramadığınız bağımsız gibi gözüken parçaları bir bütün haline getirmeye uğraşırsınız.


    Kapıya asılı olmasının önemsiz bir ayrıntı gibi kaldığı Madame Bovary’deki palto, Flaubert’in sözcükleri ile evdeymiş gibi görmenizi sağlar aslında her şeyi. Palto’nun kaşmir mi, deri mi olduğundan çok başkalıklar vardır orada. Nerede olduğunuz, ne gördüğünüzden çok, nelere bakmaya çalıştığınızla ilgilidir artık özünde. Bir pastaneden çok daha fazlasıdır aslında bulunduğunuz mekan çoğu zaman. Sizden 5 dakika önce, şimdi sizin oturduğunuz sandalyede yapılan münakaşaya, 15 yıl önceki acılara, geçen sene kutlanan doğum günlerine ortak olursunuz, yeter ki, kulak kabartın geçmişin seslerine. Yeter ki, izin verin size seslenmelerine.


    Zor biliyorum. Hayat bizi günü yaşamaya ve hazıra alıştırdı. Günün kahvesini içerken, köşe yazarının önerdiği en çok satan kitabı Starbucks’ta masanızın üzerine koyarken ve şefin tavsiyesi olan, ismi İtalyanca yazılmış sütlü tatlıyı mideye indirirken çok daha kolay hayat. Düşünmemek, yerimize düşünüldüğünü bilmek, bizlere geçici bir mutluluğu yaşatıyor. Farklı bir şey istemenin, herkesten farklı olmanın toplumsal baskısından çekiniyoruz hepimiz. Hepimiz yine biliyoruz, Fransız lokantasında spagetti isteyemezsiniz. Gelin bir de bunu benim küçük kızım Zeynep’e anlatın. Ne kadar uğraş verirseniz verin, o özgür ruhu ile sunulanı değil, kendisini ve istediklerini safça yaşadığı için, bunu anlamamakta diretir. Biz de ısrarla, bize öğretilmişliklerle bunun yanlış olduğunu söyler dururuz, ezberlenmiş kelimelerle hem de. Umarım anlamamaya devam edersin kızım, umarım biz başarısız oluruz.


    Geçenlerde İstinye Park’ta D&R mağazasına gittim, her ziyaretimdeki gibi. Otoparktan çıktığımda, onlarca kez gitmeme rağmen yürüyen merdivenlerin beni nereye çıkaracağını bilemediğim bu yerde, genelde gitmek istediğim yerin uzağına çıkmış bulurum kendimi. Tuzağa mı düşüyorum her seferinde , ne? Koridor boyunca kitapçıya doğru yürürken kafamda Attar’ın kitabı vardı, mağazadan içeri girerken de öyle. Ancak dolaşırken içeride, binlerce kitabın arasında aynı kırmızı kapaklı kitabın bir şekilde karşıma çıktığını fark ettim değişik yerlerde. Almayacağım, onlar gözüme sokuyorlar diye almayacağım, bu kez inat ettim. Eve geldiğimde alışılmışın tersine elim boştu, geçen hafta aldığım Birikim Dergisinin Kasım sayısını çıkardım çantamdan. Rastgele çevirirken sayfaları, Ayfer Tunç’un Alışveriş Merkezleri üzerine bir makalesi açıldı önüme. Bir çırpıda okudum yazılanı. Ne tahlil ama! Aile içi yaşananların üzerinde, tasarlanmış olanların mekânlarla ve satın alma güdülenmesiyle etkisi ve bizlerin farkında bile olmadan biçilmiş rolleri baba, eş ve aile reisi olarak yaşamamız. Hayatın bizi şekillendirmesi için bizlerin, birilerinin hazırladığı sahnelerde rol almak üzere tıpış tıpış gidişimiz. Ve sahnelerde, gizli özneli cümleler misali, başrol oyuncuları gözükmeyen piyeslerin ikincil rollerini üstlenmemiz. Hayat bizim hayatımız, ama yönetmen ve başrol oyuncusu biz değiliz. Yazık çoğu zaman bunu bile başaramıyoruz, çoğu zaman bunun farkında bile değiliz. Tarihte bugün Norveçli Edvard Munch’ün doğduğu günmüş. Hani şu ünlü “Çığlık” tablosunun sanatçısı. Korkunç bir tablo, insanın tüyleri diken diken oluyor. Mehmet ve Özlem’le bir iki sene önceki seyahatimizde, Viyana’daydık galiba, bir sergide yakından incelediğimde, üzülmüştüm o haldeki resmedilen kişiye. Munch kendisini mi çizmişti, yoksa bir yakınını mı, kim diye düşünmüştüm. Şimdi bir daha düşününce, hiç kabul etmesek de, biziz galiba,sensin hatta, bizzat ben kendimim aslında. Çığlıklarımız kimi zaman böyle yazılar yazarken, kimi zaman stadyumda maç seyrederken, kimi zaman da trafikte önümüzdeki araca kızdığımızda ortaya çıkıyor. Kimi zaman da rüyalarımızda biz kendi kendimize çığlık çığlığa sesleniyoruz. Bağıran da biziz, bağırılan da, bu durumdan kaçmaksa kalabalığa karışmaktan, aykırılıktan korkmaktan ve sunulan günün Kolombiya Kahvesini içmekten geçiyor. Sessiz kalıyor çığlıklarımız, kimse duymuyor, en önemlisi biz duymuyoruz. Duymuyoruz ya, artık yokmuş gibi oluyor bizim için. Her ne kadar Munch itiraf etmiş ve bize sadece bir kereliğine itiraf ettirmiş olsa da…


12.12.2010, Taksim

5 Aralık 2010 Pazar

Otoban, Yemek ve Gölgeler

    Hayat otomobil kullanmaya benziyor çoğu zaman. Eğer otobandaysanız daha hızlı gidersiniz, direksiyonu tutar ve gaza basarsınız.  Etrafınızdaki birçok şey sizinle değildir o anlarda, gerinizde kalır ve paylaşımlar için zamanınız olmaz bu aralıkta. Ne onların sizi tanımaya fırsatı olur, ne de sizin onları. Tek amacınız vardır, yolu bitirmek ve hedefinize ulaşmak. Hangi sürprizler kaçırılmıştır,  hangi güzellikleri yaşamaktan mahrum kalırsınız hiçbir zaman bilemezsiniz. Buna yolculuk dememek lazım gelir, olsa olsa ulaşabilmek eylemidir sadece. Ulaşmak hedefi hayatın direttiği bir kavram olarak biz olur o anlarda. Ve zamanı en iyi şekilde kullanmak çabası, gerçekte yaşananların verimliliğinin önüne set çeker. Zaman zaman bir yol üstü lokantasında mola verirsiniz, işte tam o anda oranın bir parçası olmadığınız hissi kaplar tüm bedeninizi, aklınız hedeftedir zira. En sevdiğiniz çorbanın keyfine varamadan, alelacele boğazınızın yandığını hissederek sadece midenizi doldurursunuz. Aklınız ve yüreğiniz aç kalmaya devam eder siz kendinizi doymuş zannederken.
    Hayat çoğu zaman da yemek yemek gibidir. Bir hızlı servis lokantasında ayaküstü atıştırmış ve kan şekerimizi dengeleyen bir halde buluruz kendimizi geriye baktığımızda. Karnımız yarım yamalak doymuş olur, bir sonraki açlığımıza kadar. Bedeli cebimizden ödenmiş hızlı atıştırmalar kendimizi iyi hissettirmiş gibi gelir önce hepimize.  Ama özenle hazırlanmış sofraların paylaşımı, saatler boyu beklenmiş olması ve birkaç kadeh kırmızı şarapla zenginleştirilmesi, bu yemeğin tüm benliğe hitap etmesini sağlar aslında. Yeni ve daha önce denenmemiş bir lezzetin hissettirdiği, beğenmek ve beğenmemek tecrübesi açlığımızı daha da arttırır. Bir refleks olmanın ötesinde doyma isteğini tetikler. Evet, yemeği siz hazırlamışsınızdır ve bulaşıkları yıkamak da size kalmıştır, çok uzun bir zaman harcamışsınızdır bu kez bedel olarak. Fakat bu sofralardan her kalkıldığında “çok yedim bu gece” dersiniz, “çok doydum.”  “Unutulmayacak bir yemekti” diye düşünürsünüz ilkin, “ sanki et biraz daha mı pişmeliydi, sosunun tuzu az mıydı, şarabı karafa mı süzseydik daha önceden?” gibi, aklınızı kurcalayan sorularınızı sorarsınız ve hesaplaşırsınız kendinize yaşattığınız o anla, sonunda. Tekrar tekrar yaşarsınız masadaki zamanı bir kez daha.
    Güzel yaşanmışların hanesine yazabilmek için gününüzü, her zaman akışına bırakmamalısınız zamanı, hazırlanmış olanları sahiplenmekten ziyade bazen müdahale etmeniz gerekir.  Anlar göz kırpar ve kaybolur arada bir size, sıcak soğuk oynar ve onu bulmanızı ister. Sizse beklemeyi tercih eder ve ayağınıza gelmesini, avuçlarınızın içine bırakılmasını istersiniz güzel olanların, aynı sokakta mendil açmış ya da elini açıp hazırı bekleyen ‘zaman’e dilencisi gibi.  Ancak her zaman yetmez masmavi bir gökyüzü, ışığının tüm benliğinizi sarmaladığı güneş ve “günaydın! “ diyerek aydınlık temenniler, güzel bir gün için. Başlangıçtır bu sadece ve güzelleşme sürecinin devamı sizin çabalarınızla mümkündür. Otobanda mı sürecekseniz bugün arabanızı, bir dürümle mi geçiştireceksiniz açlığınızı öğle yemeğinde, yoksa planlanmış bir günde, gelecek her türlü sürprize açık mı olacaksınız?
    İşte tam da bunları düşündüğüm bir haftanın sonunda, zor başlamıştı benim için bu Cumartesi sabahı. Aniden yataktan sıçrayarak uyanılan bir sabahın ardından, nasıl devam edecek diye programlamaya bile vaktimin kalmadığı bir başlangıçtı.  Üzerimde yetişilmesi gerekenlerin zaman baskısı ile, dünya saatim  ve vücut saatim   mutabakat sağlayamayacaklardı bugün, şimdiden belli olmuştu. Dünün devamı bir günün yaşanılacağı kaygısını taşıyordum. Neyse ki dünya bir kez daha kendi etrafında rutin turunu tamamlayıp, beni şaşırtmadı. Dün dünde kaldı, bugünse dünün yarını oldu. Yarınsa bugünün dünü olarak rafa kalkacak. Rafta yer mi işgal edecek, yoksa değerli bir el yazması mı olacak, tamamen benim elimde.  Yarına bugünden birkaç saat borçlanacaktım, kendimle el sıkıştım,  böylece yorgun bedenime borcumu ödeyecek, aramızdaki cari hesabı kapatacaktım.  Daha günün ilk saatlerinde akrep ve yelkovan birbirini daha hızlı koşturuyordu sanki, gece boyunca kolumda iz bırakarak takılı kalan saatime baktığımda. Kulaklarımdaki çınlamayı dinledim istemsiz bir şekilde. Tekrar yat yatağa çanları mıydı bunlar, yoksa Sevgili Taylan’ın müthiş gitar soloları mı ayırt edecek kadar dinlemeye vaktim yoktu. Apar topar çıktım evden, plan yapmayı, yolda araba kullanırken TRT’nin müziklerinin ruhumu sakinleştirmesi anına bıraktım.  Pera Sanat okuluna emanet  edilen iki küçük kızımı öptükten sonra , İstiklal’de Gloria Jean’s istikametinde yürümeye başladım. Akşamdan kalan başımı ileriye bakmak için bile kaldıramıyordum. Yerde ayakkabıları ve gölgeleri izleyerek tramvay yolunu takip etmeye karar verdim kaybolmamak için. Tramvay raylarına sıkışmış gecenin kalıntılarına baka baka yürürken , gölgeleri takip ettiğimi fark ettim bir anda. Aynı caddeyi paylaşan yabancı insanların gölgeleri arkadaştı aslında. Birbirine bakmayan gözlerin sahipleri, gölgelerinin birbirine karıştıklarının farkında bile değildi. Kimi elele, kimi baş başa geliyordu, yoldaki o anlarda. Otobanda son sürat giden arabalar gibi , farklı şeritlerdeki bir saniyelik aynı düzlem anını farkında olmadan paylaşıyorlardı. Gerçek olan neydi bilemedim, gölge oyunları gibiydi seyrettiğim sadece. Başımı yol boyunca yerden kaldıramadım , bu kez merak ağır basmıştı. Boynumun tutulduğunu hissettiğim ilk anda, bu deneye devam etmelisin telkininde bulundum kendime.  “Sabret !” dedim. Tam o anda yan yana dizilmiş onlarca küçük insanın gölgesi yanı başında, saçlarının ve eteklerinin uçuştuğunu yerdeki taşların üzerinde hissettiğim bir kadının gölgesi , iri yarı bir gölgenin içinden geçti gitti. Birbirlerine dokunmadan ,  gölgeleri hayatlarını paylaşmıştı. Gölgem, tüm gölgelerin içinden yürümeye devam etti engelleri tanımlamadığı dünyasında.  Otobandan ayrılmaya karar verip, 5 dakikalığına tali bir yola saptım. Atlas pasajında nedensiz bir tur sonrasında başım dik, cadde boyunca gözlerine baktım gölge dostlarımın. Bir gölge merhabalar resmi geçidiydi günün bu kısmı benim için.
    Günümü acımasızca eleştirme saatlerim geldiğinde,  gece olmuştu. Bugün Tünel’den Yalın'la birlikte satın aldığım Amadeus film müziklerinin plağı dönerken pikabımda, Mozart ve Salieri’nin gölgelerini düşündüm. Ebedi kıskançlık, ebedi dostluk ve ebedi hayranlığın yaşanmışlıkları.  Onlar hiç otobanda araba kullanmamış, hiç Mc Donalds’da hamburger yememişlerdi. Ve asırlar sonra hala gözlerimizi kamaştıran, raflardaki en parlak yaşanmışlıklara sahiptiler. 
    Dünün yarınında, bu akşam planlanmış bir yemeğe katılacağım, bu kez otobanı kullanmak niyetinde değilim, arka sokaklardan gideceğim. Sizi de beklerim…

05.12.2010; İstinye

29 Kasım 2010 Pazartesi

Shine , 1996, Scott Hicks

               Kaldırımda çizgilere basmadan yürümeye çalışıyorum yokuş aşağıya. Aklım dün akşamki İstanbul  manzarası  eşliğindeki sohbette. Güzel geceydi , ama kısaydı diye içim burkuluyor o an. Bulutlara takılıyor  gözüm sonra, birbirini ardına alelacele koşturuyorlar sanki.  Acaba kaç bulut geçiyor gökyüzünden bir günde?  Yağmur olup düşmeseler, güneşi gizlemeseler fark edeceğimiz yok çoğu zaman. Rüzgârı arıyorum ardından. Lodos esti esecek, oturup dinlenmek iyi gelecek bu güzel Pazar günü..
                Walkmanimde Rachmaninoff çalıyor. Gümüşsuyu yokuşunda arabaların gürültülü sesleri, yerlerini üç numaralı piyano konçertosunun melodisine bırakıyor. Gözkapaklarımı dinlendiriyorum birkaç dakikalığına, mola veriyorum telaşla sağa sola koşuşan insanları seyretmeye.  David Helfgott’un piyano tuşlarına dokunuşları alıp götürüyor beni bulunduğum yerden. Seyahat hali hafifletiyor beni, aklımdaki tüm ağır yüklerimi atıyorum bu sürede, sanki bir trans hali hâkim bedenime. Güneş bir varmış, bir yokmuş oynuyor hınzırca. Varlığı da yokluğu da değiştiriyor etrafımdaki insanların yüzlerini. Sanki her göründüğünde, parlıyor herkesin gözleri ve o her gizlendiğinde bulutların arkasına, grileşiyor tüm bakışlar.” Parlamak için onun ışığına ihtiyacı var yeryüzünün” diyorum.  Karanlığın, ışığın olmadığı zamanın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Görememenin,  duymamanın, bilemenin bir başka ifadesi olduğu düşüyor zihnime. Ne kadar kaçarsak kaçalım, ya da ne kadar koşarsak koşalım, buluttan daha hızlı olamaz hayatlarımız, bir an bir yerde, kapatacaktır üzerimizdeki güneşi.  Karanlık bizi de bir parçası haline getirecektir böylece, bize rağmen, güneşe rağmen. Onunla savaşmak yel değirmenine şövalyelik yapmaktır belki de. Onu düşman belleyeceğimize, dostu olmak lazım gelir mi acaba? Kabullenmek ve ondan faydalanmak mümkün değil mi? Işığın olmaması yokluk mudur? Görmemek, duymamak ya da bilmemek var olanı yok eder mi? Bir varmış, bir yokmuş mudur acaba gerçekten ?  Benim olan vardır da, olmayan yok mudur? Aslında düşünmek ve  hayal etmek var edebilir belki yokluktakileri.  Siyah, beyaz tuşların üzerinde daha da sertleşiyor parmak darbeleri o an , zihnimdeki düşüncelerse dans ediyor onlara eşlik edip. Bu vuruşları sadece parmakların hareketi ile açıklamak yetmiyor bana. O anda David tüm çocukluğunun birikmişlerinin ağırlığını koyuyor piyanoya, babasına en derin , en karanlık ve en parlak mesajlarını gönderiyor.  Çocuk yaşındaki bulutlarla arkadaşlık ediyor notalarla arasındaki etkileşim. Karanlığa karşı koymayı bırakıyor.  "Her şeyin bir nedeni vardır Gillian ve her nedenin de bir bedeli. Herkes bir bedel ödemek zorundadır" derken babasının mezarı başında, karanlığın dostluğunu kazanarak parlamıyor mu zaten?

                Güneş yine gösterdi yüzünü o dakika, beklenen lodos gelmedi bugün. Vivaldi’nin dört mevsimindeyim şimdi de, yazı, baharı duyuyorum kalbimde. Yeryüzü ve gökyüzünün sınırını bulmaya çalışıyorum. Arada insan eliyle çizilen çizgilerin ne kadar göreceli olduğunu düşünüyorum, en yüksek dağın üzerindeki en yüksek ağacın son dalındaki yaprağı hissetmeye çalışıyorum. Orada olduğu, rüzgâr onu kopartıp dalından indirene kadar sınırın orası olduğunu kabullenmeye karar veriyorum. Kaldırıp kütüphanemdeki yerine yerleştiriyorum, güneşe en yakın canlının bulunduğu noktayı sınır olarak çizdiğim hayat haritamı.  Ve bir parçası olduğum filmi seyretmeye devam ediyorum, filmimin müzikleri eşliğinde.   Oskarların dağıtılacağı günü beklemeye devam ediyorum. En iyi senaryo, en iyi film, en iyi oyuncu ve en iyi müzik için kameraya bir kez daha  “Motor” demek üzere kalkıyorum oturduğum yerden. Daha çok yolum var…

28.11.2010,  Gümüşsuyu

23 Kasım 2010 Salı

Onun Peşinde

Onun varlığından haberdar olmasaydım, daha mutlu olurdum. Onu aramaz, onun eksikliğini hissetmez, onsuzluğu yaşamazdım. Sahip olamamanın eksikliği o kadar büyük bir yara olabiliyor ki zaman zaman, inanın bilmemeyi özlüyorsunuz. İnternette gezinirken fark ettim varlığını. İçin için merak ettim, ona dokunmayı istedim, onun bir süreliğine de olsa yanımda olmasını istedim.  Birileri onunla paylaşmıştı zamanı, kıskandım.
            Önce her türlü web sitesi üzerinden ona ulaşmaya çalıştım. Sadece birkaç yazı bulabildim hakkında yazılmış. Fazlasıyla daha da merak ve arzu uyandırdı bu bende. İzini sürdükçe sanki kaçıyordu benden.  Yoktu, kalmamıştı, bitirilmişti.
            Yollara düştüm bulabilmek için onu bu kez. Önce İzmir’de , Alsancak’ta, Kıbrıs Şehitleri’nde olabileceğini düşündüm, her yere baktım. Hep aynı yüz ifadesi ile cevaplandı sorularım, “ Maalesef.” “Üzgünüm.”, “Not bırakmak isterseniz, telefonunuzu bırakın, gelirse biz sizi ararız…“  Umutsuzluğa kapılmadım ama hiç, aramaktan da vazgeçmedim. Bir yerlerde beni bekliyordu. Biliyordum.  Sonra ara sokaktaki eski kitapçı Metin geldi aklıma, heyecanla daldım içeri. Bilse bilse o bilirdi, nerede olduğunu. O da şaşkınlıkla baktı yüzüme, ismini anlamak için bir kez daha sorduğunda anladım, o da görmemişti onu. Heyecanımı fark edince, rahatsız oldu, artık onun için de “ onu aramak” bir saplantı haline gelecekti. Ben kapıya yığılı Hayat Dergilerinin yanından çıkarken, Metin de bilmenin rahatsızlığı ile düşünceli düşünceli gözlüğünü düzeltip, önündeki defteri karıştırmaya başladı, belki ismini bir yerlere not etmiş ve unutmuş olmanın umuduyla.
            “Cahillik mutluluktur” diye iç geçirdim. Ne kadar bilgi sahibi olursam, o kadar soru işareti ve kaygı sahibi oluyorum. Biliyorum ve farkındayım varlığının, peşi sıra koşuyorum oraya buraya. Bulmak hedef değil aslında benim için, bir kere aramanın hazzını yaşadım ya, her aramanın sonunda yeni bulmalar yolculuğuna çıkıyorum. İzmir’den İstanbul’a giden karayolu boyunca da aklımı kemirdi namussuz. Yol levhalarında ismini görür gibi oldum bazen. Kafayı bozmak böyle oluyor galiba. Hem saplantının çaresizliği, hem de bulabilme ihtimalinin heyecanı sardı her yanımı.
            Beyoğlu, Beyoğlu… İstiklal’deyim Cumartesi günü. Özlemişim kalabalığı. Önce 45’liklerin hazırlıklarına bakıyorum, Babylon’da asayiş berkemal. Geceye daha vakit varken, onu aramanın çanları çalıyor yavaştan içimde. Birkaç yere bakıyorum sanki özellikle aramıyormuş gibi yol üstünde, bile bile cevabı. “Bir mola ver kendine, aradıkça bulunmaz oluyor.” diye söylenirken, elinde “Engellilerin Sesi” olan gönüllü satış yapan orta yaşlı hanım “ aradığın burada “ diyor. Allah Allah, herhalde kendi kendime yüksek sesle konuşmaya başladım diye düşünüyorum.  Her zamanki gibi, “daha önce aldım , teşekkürler” diyerek, sıyrılıyorum kadının yanından,ve Robinson Crusoe isimli kitapçının vitrinine bakıyorum tüm İstiklal gezilerimde olduğu gibi. Bu kitapçıda beni çeken bir şeyler var. İçeride kendimi mutlu hissediyorum, yüksek tavandan olsa gerek. Bir gün büyük bir evim olursa, merdivenle ulaşılabilecek yükseklikte bir kütüphane yaptıracağım. Böylece evde çift sıra duran kitaplarımı hak ettikleri şekilde sıralayabilirim raflara. Hayranlıkla bakarken duvarlara, arkamdaki ses “özellikle aradığınız bir kitap var mı?”  diye soruyor.  Ben sadece raflara bakıyordum demek istiyorum,  ama çıkmadan kelimeler ağzımdan, utangaçlığımın duvarıma çarpıp, geldikleri yere geri dönüyorlar. “Evet “ diye mırıldanıyorum. “Onu arıyorum, birçok yere baktım bulamadım, sizde de yoktur herhalde?” . Sesin sahibi genci bilgisayarın başına geçip, büyük bir ciddiyetle tuşlara yavaş yavaş basarken görüyorum ilk. Onun ismini bir kez de kontrol amaçlı tekrarladıktan ve onayımı aldıktan sonra. “1 adet var” diyor. “Depomuzda, dilerseniz hemen getirebilirim, 15 TL?”. Cümle bitmeden mutsuz hissediyorum kendimi, afallıyorum hatta. “Daha yeterince aramamıştım” diye düşünüyorum. Sonra aniden bir sevinç dalgası tüm düşüncelerimi dağıtıyor. Mutluluğumun sesime de yansımış olmasından mı bilmem, “Evet lütfen!” diye bağırınca ben, yanımdaki beyefendi merakla bilgisayara dönüp, kitabın adına bakıyor. Sonuncuyu ben almak üzereyken, bir arama süreci de onun için başlıyor galiba. Hayırlı işler diyorum, kapıdan çıkarken, hem tezgâhtara ve hem de gözü elimdeki kitapta olan o adama.
İstiklal’deyim, etrafım gülen,endişeli,üzgün, arayan,bulan ve bulamayan  yüz ifadeleri ile dolu, benimse içim içime sığmıyor, ıslık çalıyorum, melodi tanıdık ama ismi, cismi aklımda değil şu anda. Aslında çok ta önemli değil galiba,  O kese kağıdına sarılmış, ben ona sarılmışım yeter bana. Beraberce yürümeye başlıyoruz Galatasaray’a doğru.. İlk 40 sayfası Midpoint’te eriyor gidiyor, bana karışıyor. Şimdiyse kitap elimde, bitmemesi için yavaş yavaş okumaya devam ettiğim son sayfalarıyla beni mutlu ediyor. Biliyorum biterse, yeni bir …..

22.11.2010, Mecidiyeköy

19 Kasım 2010 Cuma

Kordon'da hesaplaşma


    Yağmurun ıslatarak parlattığı yollarda yürüyorum, hedefsiz, istikametsiz, düşünceli ve bir başına. Aynı yollar değil buralar, çok değişmiş birkaç yılda. Beni hep aynı yerlere götüren yollar mı değişmiş, İzmir mi, yoksa değişen ben miyim? Hayatım yürümekle bitmeyen, bitirilemeyen bir yol gibi. Her yol birbirinin aynı, fakat bir o kadar da benzemez sanki birbirine. Fayton sesleri, gülüşen gençlerin sesine karışıyor, içimdeki nostaljinin sesi, buraların yeni efendilerine direniyor. Görmez oluyor gözlerim üzerinde soğuk biraları içtiğim çimleri, kokusu yok artık körfezin ve kafası binbeşyüz o adamın şarkısı duyulmaz olmuş. Yabancı gibiyim Kordon’a, sanki hiç benim olmamış gibi, çok uzakta yaşanıyor artık sanki.
    Tarihin unutulmaz kahramanı Sezar “ Her Yol Roma’ya çıkar “ buyurmuş. Sadece tüm ticaret yollarının merkezi olmasını mı anlatıyor bu söz, yoksa  Roma kanunlarından kaçılamayacağının, onun kudretinin mi ifadesi? Roma bir sembol mü yoksa? Her yolcunun sonunda farkında olarak ya da olmayarak kendine ulaşması gibi, Sezar’da herkesin gönlündeki yaşanacak ideal olmasını arzuladığı Roma’yı mı sembolleştirmiş ? Sorular cevaplardan çok, yeni yeni soruları tetikliyor beynimde. Ben bendeki Roma’ya, İzmir’e dönüyorum tekrar.  Her yol İzmir’ e çıkar diyorum kendi kendime. Yüzüm Karşı Yaka’ya dönük, seyrediyorum batan güneşin bulutları gruplaştırdığı manzarayı. Her baktığını görür mü ki insan, her dinlediğini duyar mı acaba? Aynı manzara ne kadar farklı ifade edilir bakan tarafından? Kimi bulutları görür, kimi yağmur geliyor der, kimi güneşi bulutların gölgelerinde fark eder. Bense Karşı Yaka'da Karşıyaka'yı görüyorum şu anda. Karşıyaka herkes için çok ayrı anlamlara gebedir. Bu yakadan bakmak kolaydır, ama baktığını görmek ve anlamlandırmak zor olandır. Gözlerini kapatıp, gönlünle bakabilirsen Karşıyaka’ya, anlatamazsın, kelimelere dökemezsin zaten her şeyi. Hele onu yaşamayı bırakıp, uzaktan seversen onu, anlamını kaybeder, uzar buralardan gider başka diyarlara, kaybedersin. Galiba benim içinde yavaş yavaş kaybedilensin, Karşıyaka , İzmir. Gözden ırak olan, gönülden ırak olur derler. Özlemim farklı, aklımda kalan farklı, yaşanan çok farklı buralarda.
    Sirena’da biramı yudumluyorum şimdi, Kordon’un en çok özlenen ritüelinin keyfini çıkartıyorum, doyasıya içime çekiyorum, dosdoğru yaşıyorum.
   
    Sıcak bir merhaba şişeyi getiren tanıdık yüze. 
 “Nerelerdesin ağabey, özledik seni!”
“ Eyvallah , ben de özledim, ama özlediğim gitmiş bir yerlere, ben de başka bir yere savrulmuşum.”
“İyisin değil mi ağabey?”
“İyiyim , hatta çok iyiyim sağolasın.”
Tedirgin ve meraklı yüz ifadesi ile ayrıldı yanımdan, masadaki Leyla ile Mecnun kalbi takıldı gözüme o anda, anahtarla kazınmış besbelli. Leyla, Mecnun’u sevdiği gibi  mi seviliyor Mecnun tarafından ? Kavuştuklarında neler oluyor acaba? Aşk başkalaşıyor mu? Aşk kavuşabilmenin sert dalgalarına dayanabiliyor mu?  Yoksa esas olan kavuşabilmek mi? Sonrası…?
    Artık sadece ışıklar kaldı Karşı Yaka’da. Her biri uzaktan bakıldığında bir anda birbirine benzeyen ışıklar. Aydınlattıklarına uzaktan bakıyorum, baktıkça uzaklaşıyorum. Yolculuk devam ediyor, dünya dönüyor, ben adımlarımı sıklaştırıyorum. İzmir aynı İzmir, bense değiştim gerçeği ile yüzleşiyorum. Dirensem de kaçınılamaz gerçek bu. Birazdan yağmur yağacak gibi, şemsiyesiz kalmamak lazım. Bir zamanlar yağmurda  ıslanabilmek için şemsiyesiz yürüdüğüm yollarda, şimdi kaçıyorum damlalardan.

İzmir'e çisil çisil yağmur yağıyor...

18.11.2010, Alsancak

13 Kasım 2010 Cumartesi

Sade bir kruvasan, sadece bir kruvasan...

Bu sabah gün benim için sadelikten uzak başladı. Bir önceki gece erkenden yumuşacık yastığa gömdüm başımı. Vücudumdaki her hücrenin toplu isyanı vardı, artık dinlenme zamanı geldi emrine uydum istemeye istemeye. Sabahsa vücudumda dolu dolu bir mutluluk, bende ise huzursuz bir dinlenmişlik vardı. Ama sadece bir sabah, sade bir sabah değildi, gözlerimi açtığımda hissettiğim ilk duygu buydu. Gün güneşin ve ayın getireceği sürprizleri müjdeliyor diye düşündüm. Aile mutluluğunu uyanma anında aynı yatakta dört kişi paylaşmak tuzu biberiydi sanki bunun. İstikamet Beyoğlu, biraz bale lazım Doğa ve Zeynep’e…
Kahvaltı Pera’da olacak bugün. Artık hayatımda bir günaydın kadar kanıksanmış bir dolu fincan filtre kahve. Sade kahve, ama benim için sadece bir kahve değil . Hem dünün, hem de bugünün benimle ortak paydası, beraber yaşanmışlıklarımız var. Zaman olur gecelerde bilgisayarımın başında, zaman gelir sabahın ilk sohbeti sırasında, sadık bir dost sanki. Zamanı beraber yaşıyoruz ve yaşatıyoruz. Her yudumunda ayrı bir tat var gibi, geçen zaman gibi, aynı güneşin altında farklı günler gibi, farklı farklı hissedilip biriktirilenler gibi. Gözlerimin daldığını hissediyorum bir anda, kendime geliyorum . Koskocaman bir ağaca bakıyorum. Dallarındaki yapraklar düştü düşecek, sanki dünkü ağaç değil oradaki ihtişamlı hayat. Yaprakları, gövdesi ve gölgesi dünkü gibi değil. Yeniden başlamış bugün hayata. Altından yürüyen insanlara ve arabalara selam durur , vakur bir hali var. “Siz yoktunuz buralarda, arkamdaki koskoca bina yoktu burada, ama dünden bugüne değişen bu değil sadece diyordu. Ben de değiştim , değişmeye devam ediyorum. Düne öykünerek yaşamıyorum bu dünyada, bugün var benim için. Bugünü yaşadıkça hakkıyla, yarın var olmaya devam edeceğim.” Sana da selam olsun be arkadaş.. Gülhane Parkındaki Ceviz Ağacı aklıma geldi. Bugün giderek ona farkında olduğumu söylemek istedim, onun ve Nazım’ın duyacağını bilerek. “ Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, ben bir ceviz ağacıyım…” Sade bir duruş, sadece bir duruş değildir Gülhane Parkındaki…
Bir ısırık alıyorum, beyaz tabakta beni bekleyen kruvasandan. Sade bir ısırık değil, sadece bir kahvaltı değil. Dün akşam Remzi ile birer elma votka attık 360’da. Orada söyledi , “ Her gün yaşadığım ritüel, her seferinde bana bir yaşanmışlığı hatırlatıyor. Sade bir ritüelin, sadece bir ritüelin ötesinde bana bizi hatırlatıyor” .Düşündüm. Bu ısırık da bana, hayatımı anlatıyor.
Ya siz sade ve sadece bir yaşama mı sahipsiniz?... İyi bayramlar…
A.Serhat Demirel
13.11.2010, Pera

10 Kasım 2010 Çarşamba

Atatürk Çiçeği

‘Kasımpatı’ , nam-ı diğer ‘Krizantem’…. Bir nevi papatya aslında.
Papatya! Papatya doğumu, yenilenmeyi, sıcaklığı müjdeler insana. Bir yıldız gibidir, bir güneştir sanki. Ona bakanın ruhunu besler, yeniler ve gençleştirir. Yaprakları seviyor, sevmiyorun cevaplarını verir insana, yan yana zincir olur, taç olur kafalara. Aklını tutamazsın o sırada, sarı ve beyaz, buluşturur tüm fikirlerini mavilikle, uçurur gökyüzüne.
Papatya tarlalarına da, bahçelerine de zaten “çiçekleri kopartmayınız” yazmak yasaktır. Papatya koparılmak için büyüyen yegâne çiçektir çünkü. O ki, temas edince insana, aslında bütün olur bu evrenle, görevini ve ilahi çevrimdeki yerini bulur, mutluluk olur karışır. Yalnızlık ona göre değildir, yaşamak ve yaşatmak için koparılması lazımdır, pamuk ipliği ile bağlı olduğu topraktan.
Kasımda özlersin papatyayı biraz daha fazla, ona sahip olmaktan çok, sahip olamamak değerini hissettirir keza. Boştur, gridir onsuz etraf. Biraz yaşamaya rağmen, bu dönemde ölümdür hayat sanki biraz da. Korkmazsın bilirim ölümden, bitmez dersin aslıda hayat, yeni başlar insan için her şey. Herşey yaşar dersin, hiçbir şey ölmez. Bundan dolayıdır ki, O ‘na giderken bir Kasım Papatya’sı götürürsün, dilin varmaz ona Ölüm Çiçeği demeye, için için Papatya o diye isyan edersin. Papatya’dır aslında Kasımpatı senin için ve her Kasım’da hatırladığın değildir o, içinde yeri belli olandır. Kim ne derse desin, ben bana göre yaşarım hayatı dersin ve bana göre anlamlandırırım her şeyi. Kim söyleyebilir ki, yok olanı, yok olacağı ya da var olduğunu. Sen hissediyorsan, duyuyorsan ve düşünüyorsan vardır, var olacaktır ve varsındır.
Alalade bir Kasım Papatya’sı duruyor masada, o sana bakıyor, sen ona. Koparılıp alınmış topraktan, can damarı kesilmiş, ama var, hem de senin kadar capcanlı biliyorsun. Bir dalın köküne bağlı olması yaşaması için yeter şart değil ve bundan dolayıdır ki köküne dokunmak gerekmez yaşamak için, için için kendi kendine tekrar ediyorsun. Ve sen biliyorsun ki, O’nun yanında, kalbinde olması için nefes alması gerekmez. Ve yaşayarak , kendin olarak yaşatıyorsun onu…
A.Serhat Demirel
10.11.2010, Gaziosmanpaşa

7 Kasım 2010 Pazar

Heyecan Var

Güneş kollarıyla sarıyor bu kelimeler yazılırken, geçen hafta bugün karanlığın esir almaya çalıştığı Taksim Meydanı'nı. Doğa hala karar veremedi, kış mı gelsin, yoksa sonbahar biraz daha mı hüküm sürsün. Bu kararsızlık insana heyecan veriyor. Sabah kalktığınızda neler olacak kestiremiyorsunuz, hep bir sürpriz ihtimali var olmasının güzelliğini yaşıyorsunuz. Güzellik! Ne kadar göreceli bir kavram.
Gezi Otelinin altında meydana verdim yüzümü, sırtımı da bu anı paylaştığım hayatlara. Yüzüm dönük olmasa da paylaşmak mutluluğunu ve merakını yaşıyorum. Arka masamda Chicago'ya gidecek bir çift, dostlarıyla paylaşıyor heyecanını, heyecan seslerine yansımış, geride kalanlarda buruk bir ton var. " Geliriz sizi görmeye inşallah" diyor, sigaradan sesi kalınlaşmış genç kadın.


Bir bebek elindeki su şişesini yere atıyor heyecanla, ve aynı heyecanla babası tekrar veriyor onun eline, tekrar tekrar atsın diye...


Kahvem bitti, bir kahve daha söylemeliyim. " Garson bakar mısınız? Bir filtre kahve , sade olsun lütfen. Süt ve şeker istemem. Güzelliğini bozamam kahvenin."


İspark tabelasının altındaki simitçiden, simit alıyor kırmızı hırkalı kız, sabırsızlıkla bekliyor ilk ısırığı belli. Simitçi ise maşası ile seçiyor yavaş yavaş ve ciddiyetle kıza vereceğini. Para alışverişi, bu arada ilk ısırık... İspark demişken; buraya gelirken görevliye " günaydın, kolay gelsin" dedim. Uzaylı gibi baktı yüzüme şaşkınlıkla "ne var?" dercesine " günaydın, sağolasın!" dedi. "Sıkılmıyor musun? " dedim, "hep aynı şey değil mi iş?" " Yok be ağabey, oyun oynuyorum. Bir sonraki arabanın rengini tahmin etmeye çalışıyorum" dedi. " Beyaz sıradaki, bak gör tutturacağım" diyerek de kahkahayı patlattı. Dayanamadım, bir renk tuttum ben de içimden, "Siyah". Bir iki dakikalık bir heyecan sonrası "Beyaz" geldi. Beyaz bir Focus... Aslında heyecanlı işmiş diye düşündüm. Aklıma Tom Sawyer ve Huckelberry Finn geldi.


Bir anda gözüm takıldı karşı kaldırımda yaya geçidindeki turistlere, arabaların yol vermesini bekliyorlar. Arabalarsa beyaz kalın çizgilere daha bir hızla yaklaşıyorlar. Durmaya niyetleri yok. Bir boşluk anı, muhtemelen Gümüşsuyu'nun aşağılarında kırmızı yandı. Geçtiler korku dolu gözlerle, tam yanımda durdular. Yunanistan'dan gelmişler, heyecanla seyrediyorlar etrafı. "Kalimera" diyesim var, ama devamını getirememenin korkusuyla kahvemden bir yudum daha alıyorum.


Araba gürültülerinin arasından , derinlerden bir Louis Armstrong şarkısı çalınıyor kulağıma : "What a Wonderful World". Düşmenin hazzını, çarpma endişesi olmadan yaşatan müzik demişler, onun notalarına. Yine Atakan ve İmge geldi aklıma, çocuktuk bungee jumping yapmıştım Kuşadası'nda. 65 metrede yanımda bana cesaret verenlerdi. Tatlı heyecanı yaşayanlardı benimle.


Hayat güzel be kardeşim ! Hiç bitmeyen heyecanları görebilenlere tabii ki... Atın kendinizi içine, açın yüreğinizi ve seyreyleyin alemi.




" Yaşamayı yaşamak istiyorum demiştim
Neylersin ki bu damda bu dem
Ayaklarımda uyaklarımda zincir
Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim
Oysa methetmek gibi olmasın kendimi ama
Yaşamım benim en güzel şiirim."


Can Yücel




A.Serhat Demirel
Taksim, 07.11.2010