25 Aralık 2010 Cumartesi
Bu Sene Bit Pazarına Nur Yağsın !
12 Aralık 2010 Pazar
ÇIĞLIK
Oturduğum masada mı oturuyordu acaba? Ya da pencerenin diğer tarafındaki ayazı, halihazırda boynundaki kaşkolla yaşayan ve yoldan gelip geçenlerin üşümüşlüklerini iki eliyle sarıldığı çayı eşliğinde seyredalmış genç kızın masasında mı yoksa? Tam buradaydı 15 sene önce. Oturduğunda masaya, garsona ne sipariş vermişti? Kahvesinin yanında bir pasta mı istemişti? İlk yudumundan sonra aklında neler vardı? Kapıdan yürüyerek girdiği bu mekândan, siyah bir torba içinde istemsiz dışarıya taşınacak olması değildi muhakkak. Belki o günün akşamına bir yemek randevusu vardı. Rezervasyonu yaptırdığı masaya zamanında gitmediğinde, yer bulmanın mutluluğu ile masaya yerleşen müşteri, gündüz yaşanılanların bir parçası haline geldiğinin farkında bile değildi… Kitchentte’deyim bu soğuk Pazar günü. Eski adıyla The Marmara Café. 1995 senesinin yine bugün gibi soğuk olan bir kış günü, Onat Kutlar’ın patlayan bombayla öldüğü yerdeyim. Avizeler değişmiş, masalar, menüler ve içerideki müşteriler de aynı değil, ama kokusu değişmemiş gibi. Her şey değişir denir, aynı nehirde bir kez daha yıkanamazsınızı biliriz, ama değişmeyenler de vardır yaşamda. Düşünceye daldığınızda, görünenin ardındakilere bakarken, değişmeyenleri görür bulursunuz kendinizi. Farklı zamanda, farklı gibi görünen anları yaşarsınız. Aklınızda geçmişe dair anlamlandıramadığınız bağımsız gibi gözüken parçaları bir bütün haline getirmeye uğraşırsınız.
Kapıya asılı olmasının önemsiz bir ayrıntı gibi kaldığı Madame Bovary’deki palto, Flaubert’in sözcükleri ile evdeymiş gibi görmenizi sağlar aslında her şeyi. Palto’nun kaşmir mi, deri mi olduğundan çok başkalıklar vardır orada. Nerede olduğunuz, ne gördüğünüzden çok, nelere bakmaya çalıştığınızla ilgilidir artık özünde. Bir pastaneden çok daha fazlasıdır aslında bulunduğunuz mekan çoğu zaman. Sizden 5 dakika önce, şimdi sizin oturduğunuz sandalyede yapılan münakaşaya, 15 yıl önceki acılara, geçen sene kutlanan doğum günlerine ortak olursunuz, yeter ki, kulak kabartın geçmişin seslerine. Yeter ki, izin verin size seslenmelerine.
Zor biliyorum. Hayat bizi günü yaşamaya ve hazıra alıştırdı. Günün kahvesini içerken, köşe yazarının önerdiği en çok satan kitabı Starbucks’ta masanızın üzerine koyarken ve şefin tavsiyesi olan, ismi İtalyanca yazılmış sütlü tatlıyı mideye indirirken çok daha kolay hayat. Düşünmemek, yerimize düşünüldüğünü bilmek, bizlere geçici bir mutluluğu yaşatıyor. Farklı bir şey istemenin, herkesten farklı olmanın toplumsal baskısından çekiniyoruz hepimiz. Hepimiz yine biliyoruz, Fransız lokantasında spagetti isteyemezsiniz. Gelin bir de bunu benim küçük kızım Zeynep’e anlatın. Ne kadar uğraş verirseniz verin, o özgür ruhu ile sunulanı değil, kendisini ve istediklerini safça yaşadığı için, bunu anlamamakta diretir. Biz de ısrarla, bize öğretilmişliklerle bunun yanlış olduğunu söyler dururuz, ezberlenmiş kelimelerle hem de. Umarım anlamamaya devam edersin kızım, umarım biz başarısız oluruz.
Geçenlerde İstinye Park’ta D&R mağazasına gittim, her ziyaretimdeki gibi. Otoparktan çıktığımda, onlarca kez gitmeme rağmen yürüyen merdivenlerin beni nereye çıkaracağını bilemediğim bu yerde, genelde gitmek istediğim yerin uzağına çıkmış bulurum kendimi. Tuzağa mı düşüyorum her seferinde , ne? Koridor boyunca kitapçıya doğru yürürken kafamda Attar’ın kitabı vardı, mağazadan içeri girerken de öyle. Ancak dolaşırken içeride, binlerce kitabın arasında aynı kırmızı kapaklı kitabın bir şekilde karşıma çıktığını fark ettim değişik yerlerde. Almayacağım, onlar gözüme sokuyorlar diye almayacağım, bu kez inat ettim. Eve geldiğimde alışılmışın tersine elim boştu, geçen hafta aldığım Birikim Dergisinin Kasım sayısını çıkardım çantamdan. Rastgele çevirirken sayfaları, Ayfer Tunç’un Alışveriş Merkezleri üzerine bir makalesi açıldı önüme. Bir çırpıda okudum yazılanı. Ne tahlil ama! Aile içi yaşananların üzerinde, tasarlanmış olanların mekânlarla ve satın alma güdülenmesiyle etkisi ve bizlerin farkında bile olmadan biçilmiş rolleri baba, eş ve aile reisi olarak yaşamamız. Hayatın bizi şekillendirmesi için bizlerin, birilerinin hazırladığı sahnelerde rol almak üzere tıpış tıpış gidişimiz. Ve sahnelerde, gizli özneli cümleler misali, başrol oyuncuları gözükmeyen piyeslerin ikincil rollerini üstlenmemiz. Hayat bizim hayatımız, ama yönetmen ve başrol oyuncusu biz değiliz. Yazık çoğu zaman bunu bile başaramıyoruz, çoğu zaman bunun farkında bile değiliz. Tarihte bugün Norveçli Edvard Munch’ün doğduğu günmüş. Hani şu ünlü “Çığlık” tablosunun sanatçısı. Korkunç bir tablo, insanın tüyleri diken diken oluyor. Mehmet ve Özlem’le bir iki sene önceki seyahatimizde, Viyana’daydık galiba, bir sergide yakından incelediğimde, üzülmüştüm o haldeki resmedilen kişiye. Munch kendisini mi çizmişti, yoksa bir yakınını mı, kim diye düşünmüştüm. Şimdi bir daha düşününce, hiç kabul etmesek de, biziz galiba,sensin hatta, bizzat ben kendimim aslında. Çığlıklarımız kimi zaman böyle yazılar yazarken, kimi zaman stadyumda maç seyrederken, kimi zaman da trafikte önümüzdeki araca kızdığımızda ortaya çıkıyor. Kimi zaman da rüyalarımızda biz kendi kendimize çığlık çığlığa sesleniyoruz. Bağıran da biziz, bağırılan da, bu durumdan kaçmaksa kalabalığa karışmaktan, aykırılıktan korkmaktan ve sunulan günün Kolombiya Kahvesini içmekten geçiyor. Sessiz kalıyor çığlıklarımız, kimse duymuyor, en önemlisi biz duymuyoruz. Duymuyoruz ya, artık yokmuş gibi oluyor bizim için. Her ne kadar Munch itiraf etmiş ve bize sadece bir kereliğine itiraf ettirmiş olsa da…
12.12.2010, Taksim
Gönderen A.Serhat DEMIREL zaman: 17:44 2 yorum
Etiketler: Edvard Munch Çığlık Onat Kutlar Palto Taksim The Marmara
5 Aralık 2010 Pazar
Otoban, Yemek ve Gölgeler
05.12.2010; İstinye
Gönderen A.Serhat DEMIREL zaman: 16:42 0 yorum
Etiketler: Otoban mozart salieri gölge istiklal yemek
29 Kasım 2010 Pazartesi
Shine , 1996, Scott Hicks
23 Kasım 2010 Salı
Onun Peşinde
Gönderen A.Serhat DEMIREL zaman: 15:48 1 yorum
Etiketler: O Robinson Crusoe İzmir İstiklal Beyoğlu Midpoint
19 Kasım 2010 Cuma
Kordon'da hesaplaşma
Sıcak bir merhaba şişeyi getiren tanıdık yüze.
İzmir'e çisil çisil yağmur yağıyor...
Gönderen A.Serhat DEMIREL zaman: 18:42 1 yorum
Etiketler: Kordon Sirena Yol İzmir İstanbul Roma Sezar Karşıyaka Yağmur
13 Kasım 2010 Cumartesi
Sade bir kruvasan, sadece bir kruvasan...
10 Kasım 2010 Çarşamba
Atatürk Çiçeği
7 Kasım 2010 Pazar
Heyecan Var
Güneş kollarıyla sarıyor bu kelimeler yazılırken, geçen hafta bugün karanlığın esir almaya çalıştığı Taksim Meydanı'nı. Doğa hala karar veremedi, kış mı gelsin, yoksa sonbahar biraz daha mı hüküm sürsün. Bu kararsızlık insana heyecan veriyor. Sabah kalktığınızda neler olacak kestiremiyorsunuz, hep bir sürpriz ihtimali var olmasının güzelliğini yaşıyorsunuz. Güzellik! Ne kadar göreceli bir kavram.
Gezi Otelinin altında meydana verdim yüzümü, sırtımı da bu anı paylaştığım hayatlara. Yüzüm dönük olmasa da paylaşmak mutluluğunu ve merakını yaşıyorum. Arka masamda Chicago'ya gidecek bir çift, dostlarıyla paylaşıyor heyecanını, heyecan seslerine yansımış, geride kalanlarda buruk bir ton var. " Geliriz sizi görmeye inşallah" diyor, sigaradan sesi kalınlaşmış genç kadın.
Bir bebek elindeki su şişesini yere atıyor heyecanla, ve aynı heyecanla babası tekrar veriyor onun eline, tekrar tekrar atsın diye...
Kahvem bitti, bir kahve daha söylemeliyim. " Garson bakar mısınız? Bir filtre kahve , sade olsun lütfen. Süt ve şeker istemem. Güzelliğini bozamam kahvenin."
İspark tabelasının altındaki simitçiden, simit alıyor kırmızı hırkalı kız, sabırsızlıkla bekliyor ilk ısırığı belli. Simitçi ise maşası ile seçiyor yavaş yavaş ve ciddiyetle kıza vereceğini. Para alışverişi, bu arada ilk ısırık... İspark demişken; buraya gelirken görevliye " günaydın, kolay gelsin" dedim. Uzaylı gibi baktı yüzüme şaşkınlıkla "ne var?" dercesine " günaydın, sağolasın!" dedi. "Sıkılmıyor musun? " dedim, "hep aynı şey değil mi iş?" " Yok be ağabey, oyun oynuyorum. Bir sonraki arabanın rengini tahmin etmeye çalışıyorum" dedi. " Beyaz sıradaki, bak gör tutturacağım" diyerek de kahkahayı patlattı. Dayanamadım, bir renk tuttum ben de içimden, "Siyah". Bir iki dakikalık bir heyecan sonrası "Beyaz" geldi. Beyaz bir Focus... Aslında heyecanlı işmiş diye düşündüm. Aklıma Tom Sawyer ve Huckelberry Finn geldi.
Bir anda gözüm takıldı karşı kaldırımda yaya geçidindeki turistlere, arabaların yol vermesini bekliyorlar. Arabalarsa beyaz kalın çizgilere daha bir hızla yaklaşıyorlar. Durmaya niyetleri yok. Bir boşluk anı, muhtemelen Gümüşsuyu'nun aşağılarında kırmızı yandı. Geçtiler korku dolu gözlerle, tam yanımda durdular. Yunanistan'dan gelmişler, heyecanla seyrediyorlar etrafı. "Kalimera" diyesim var, ama devamını getirememenin korkusuyla kahvemden bir yudum daha alıyorum.
Araba gürültülerinin arasından , derinlerden bir Louis Armstrong şarkısı çalınıyor kulağıma : "What a Wonderful World". Düşmenin hazzını, çarpma endişesi olmadan yaşatan müzik demişler, onun notalarına. Yine Atakan ve İmge geldi aklıma, çocuktuk bungee jumping yapmıştım Kuşadası'nda. 65 metrede yanımda bana cesaret verenlerdi. Tatlı heyecanı yaşayanlardı benimle.
Hayat güzel be kardeşim ! Hiç bitmeyen heyecanları görebilenlere tabii ki... Atın kendinizi içine, açın yüreğinizi ve seyreyleyin alemi.
" Yaşamayı yaşamak istiyorum demiştim
Neylersin ki bu damda bu dem
Ayaklarımda uyaklarımda zincir
Böyle topal koşmalarla geçiyor günlerim
Oysa methetmek gibi olmasın kendimi ama
Yaşamım benim en güzel şiirim."
Can Yücel
A.Serhat Demirel
Taksim, 07.11.2010

