BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS

VI VERI VENIVERSUM VIVUS VICI

Ben ve Kendim.



Kendimi dinliyorum, yazarak hesaplaşıyorum.









21 Kasım 2011 Pazartesi

Tik Tak

Saati durdurabilirsin, ama zamanı ve yaşanacakları asla. Zamanla savaşan nice beyhude çabanın başarısızlıkları tarihe geçmiş bugüne kadar, ve geçmeye devam ediyor.
İnsanoğlu herşeye hükmetme hırsında en büyük başarızlığını zamana karşı almış her zaman.
Prag’daki tarihi meydandaki saatin hazin hikayesi bir örnek buna. Her saat başı alkışlar kopuyor meydanda. Çanını çalan iskeletin ardından , kulenin çanları çalıyor, üçüncü çanla beraber borazancının ritüeli başlıyor. Alkış kıyamet kopuyor seyredenlerden sonra. Aslında bir nevi saygı duruşu efendi zamana karşı.
Saatin hikayesi hazin; kıskanç kralın, saatin ustası Hanuş’u bir başka şehre bir saat daha yapmasın diye kör etmesi, Hanuş’un kendini saatin mekanizmasına bırakarak, saati 50 sene çalışmaz kılması. Ne şehrin efendisi kral, ne de saatin efendisi Hanuş durduramamışlar zamanı. İkisi de yüzyıllar sonra bugün bile “zamanı durdurmaya en yakın  şehirde”  tarihin bir parçası olmuşlar. İsimleri var, kendileri zamanın dişlileri arasında toprak olmuşlar, bu büyülü havaya karışmışlar.
Kulenin saati sadece zamanı göstermiyor bu kulede, ders de veriyor aynı zamanda hayatla ilgili: “Her canlı ölümü tadacaktır” mesajı var sembollerinin arasında. Sonlu yaşam süresince  doğru yaşamının mesajlarını da gizlemiş kuklalarının duruşlarında. Bencilliğinden arınmış, bahşedilen hayatı verimli kullanmış , bilime, adalete inamış , kendini eğitmiş ve cimrilikten imtina etmiş insanın erdemlerini de övüyor aynı zamanda.
Zamanın kuklaları olan bizlerin, sadece gökyüzüne, yeryüzüne ve aynadaki gözlerimizin en derinine baktığında görebileceklerini, ama maalesef ekseriyetle göremediklerini, aslında doğarken herbirimizin kalbine yazılıp unutulanları hatırlatıyor.
Hatırlatıyor hatırlatmasına da; aklımızda, kalbimizde kalıcı oluyor mu, bilemedim…

A.Serhat Demirel
20.11.2011, Prag



18 Kasım 2011 Cuma

Yola Çıkmak


Yola çıkmak, henüz ulaşmamış olmaktır.
Yola çıkmak, geride bırakmaktır, terk etmektir.
Yola çıkmak , bazen dönememek, bazen dönmek zorunda kalmaktır.
Yola çıkmak  döndüğünde çoğunlukla bulamamaktır.
Yola çıkmak, ne başladığın noktada, ne de hedeflediğin noktada olamamaktır.
Yola çıkmak değişim’e, dönüşüm’e, evrim’e ve devrim’e hazır olmaktır.

Yola çıkmıştım, ona doğru.

Kafam ve vücudumun , hangisinin daha yorgun olduğu konusunda bitmez tükenmez bir anlaşmazlık içinde oldukları bir haftaydı.  Yorgundum  yorgun olmasına ama, içimde bir huzur, nedensiz bir sevinç vardı. Uzatılmış bir haftasonu planıydı belki de sebebi.
Biraz bırakmak istemiştim, sadece geride bırakmak.
Geri dönüşümde aynen devam edebilmek için biraz şarj olmayı umuyordum.
Buluşmak istemiştim, sadece kısa bir randevuydu onunla bir diğer amacım.
Şehirde biraz takılırız bile diye düşünmüştüm.
Hayatımın birçok anını gıyabında onunla  ve onun gibilerle geçirdim çoklukla, bana yabancı değildi, değillerdi.
Eski dostla bir kez de onun mekanında takılmak iyi olurdu. Genelde buluşmalarımız hep benim tercih ettiğim yerlerde olmuştu, hep de kendime yakın olanı seçmiştim. Halbuki o, her buluşmamızda beni başka yolculuklara çıkarmaya çalışırdı. Kendim merkezli düşüncelerimden sıyrılabildiğim anlarda ona eşlik ederdim acemice.
Bu kez gerçekten yola çıktım, gidiyorum.
Fiziken de, ruhen de hazırım, yoldayım.
Bakalım buluştuğumuzda  bir fark olacak mı?

Sevgili Franz, yoldayım, geliyorum…

A.Serhat Demirel
18.11.2011,  THY İstanbul - Prag Uçağı

29 Ekim 2011 Cumartesi

Hayatların Bestesi



Bir tek hayat mı var? Bir tek zaman mı? Bir şimdi, bir gelecek ya da bir tek geçmiş mi var? Kaç kişiysek , o kadar hayat mı var yoksa..? Kimimiz yavaşsak hayatta, kimimiz son sürat gidiyoruz. Aynı zamanı farklı algılıyor, farklı hissettiriyoruz. Peki ortak evrenimizde , ortak yaşanmışlıklarımız yok mu? Hepimizi bir müzisyen kabul etsek, aynı notalardan , aynı enstrümanı kullanarak , aynı şekilde mi icra ediyoruz, ettik, hayat denen eseri...? Geçmişi  hep aynı mı yaşıyoruz hafızalarımızda ?Metronom hep aynı hızda mı , bir sağa bir sola sallanıyor, sallandı? Andante? Allegro? Presto?
Kim belirleyebilir bir müzik eserinin nasıl çalınması gerektiğini, bestecisi mi? Hayır, beste  ortaya çıktıktan sonra, onu icra eden sanatçının yorumu , yepyeni bir şey yaratmıştır aslında. Kimse , bestekarı bile, yanlış diyemez, dememeli...
Beethoven, Ode To Joy, Neşeye Övgü eseri, 9.senfoninin  finalinde yer alır. Besteci  her  bölümün başına tempoyu belirlemek üzere metronom işaretleri koymuştur. Ancak müzik tarihinin en sert tartışmalarından biri, eseri icra eden şeflerin bu tempo bildiren işaretlere isyanıyla ortaya çıkmıştır.
Peki bizler ‘Hayat’ isimli besteyi , aynı notalar eşliğinde ayrı ayrı icra eden sanatçılar değil miyiz? Kim diyebilir, sadece bir tek icra şekli mevcut diye. Bestenin notalarına bağlı kalmak kaydı şartıyla, tüm insanların icralarını dinlemekten keyif duyarım.
Salonlar değişir, zaman değişir,müzisyenler değişir, tempo değişir, gelecek her çalınan notayla tekrar şekillenir, tekrar şekillenir, tekrar şekillenir… Ama hayatın içinde gizli hakikat değişmez, onu arayışımız ve ben’in bize giden yolculuğu değişmez....
A.Serhat Demirel
29.10.2011, Gaziosmanpaşa

Beri gel, beri!




Beri gel, beri! Daha da beri!

Bu yol vuruculuk ne zamana kadar sürüp gidecek?
Mademki sen bensin, ben de senim,
nedir bu senlik ve benlik?
Biz Hakkın nuruyuz, Hakkın aynasıyız.
Şu halde kendi kendimizle, birbirimizle
ne diye çekişip duruyoruz?
Bir aydınlık, bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor?
Haydi, şu benlikten kurtul, herkesle anlaş,
herkesle hoş geçin.
Sen kendinde kaldıkça, bir tanesin, bir zerresin,
fakat herkesle birleştin, kaynaştın mı,
bir ummansın, bir madensin!
Dünyada çeşitli diller var ama hepsinin de 
anlamı bir.
Çeşitli kaplara konan sular, kaplar kırılınca 
birleşirler,
bir su halinde akarlar.

Mevlana Celalettin Rumi
 

9 Ekim 2011 Pazar

Yağmurlu Günlerde İnsanlar Üçe Ayrılır


Yağmurlu günlerde insanlar üçe ayrılır.
Yağmuru sevenler,
Yağmuru sevmeyenler,
Yağmurun farkında olmayanlar.

İkisine saygı duyarım.
Yağmuru sevenler
Ve
Yağmuru sevmeyenler.

Yağmuru seven insanlar ikiye ayrılır;
Yağmurda gezenler,
Yağmurdan kaçanlar.

Yağmurda gezen insanlarsa ikiye ayrılır
Şemsiyesiyle kaçanlar,
Şemsiyesiz yollarda dolaşanlar.

İşte ben
‘Şemsiyesiz Yollarda Dolaşan Yağmuru Seven’lerdenim.

Ya sen , kimlerdensin?

A.Serhat Demirel
09.10.2011 , Gaziosmanpaşa

Terazi

Hep bir terazin olsun elinde, evinde, iş yerinde ve yüreğinde.
Tartmak ilk işin olsun konuşurken, yaparken, düzeltirken, alırken ve verirken.
Önce cahilliğini tart, bilgini sona bırak.
Severken, kızarken ve söylerken , kefeye hem kalbini hem de aklını koy.
Koy ki ağır mı gelecek sonra, önceden bilesin.

A.Serhat Demirel
09.10.2011, Beyoğlu

22 Temmuz 2011 Cuma

ÜÇE BÖLÜNDÜM ŞİMDİ...


Üçe bölündüm şimdi...
Bir yanım Ayvalık'ta , bir yanım Rabat'ta  ve bir yanım da benimle beraber Çesme'de şu anda...
Kim böler , kim parçalar bilmem beni benlere, ama hepsini ayrı ayrı düşünürüm, sanki birmiş gibi şu anda. Konuşmaları, heyecanları, özlemleri, sevgi ve kızgınlıkları var her parçamın  yüreğimde.
Kaçsam kaçamam bir parçama, toplamaya çalışsam  toplanmazlar . Gel desem gelmezler. Söz dinlemez günlerdeyim, anlatamaz, söyleyemez , arar ama bulamazlardayım.
Hür zamanların tutsak anlarındayım.
Kayıp bir yolcu gibiyim. Söz dinlemeyen zaman mı, yoksa benler miyim? Sürekli hareket halinde olmanın bedeli olsa gerek  durmamanın, duramamanın yorgunluğu....
Zamana kafa tutabilmenin gururu altında eziliyorum. Ayaklarımın altında ezdim sandıklarımın altında, ezik bir hayat yaşamanın kaygısı sardı benleri.
Bedel ödemeye hazırım, hatta ödüyorum.
Hepsi ürperiyor, hepimiz ürperiyoruz...
Her şey titriyor, bir tek Rabat'ta eski şehirde gördüğüm adam durmuş. Durgun ruhunun huzuru ile sarmalanmış adam, derin derin,  acırcasına benlere bakıyor.
Adam benleri görüyor, adam benlere gülümsüyor.
Ben benlerden haberdarmış gibi yaparak kaybolmuşum , aranıyorum...

A.Serhat Demirel
21.07.2011, Çeşme

22 Ocak 2011 Cumartesi

Uğur'lar Olsun!

 
Hüzünlü bulutlar yoldaşın olsun, bir keskin kalem bir kırık gözlük yürekli yiğitlere hatıran olsun.....
Tarih 24 Ocak ... Tam 4 yıl önce 24 Ocak, kızım Zeynep’in doğduğu gün. Bugünün bir ismi olsun, adı Uğur olsun , uğurlu olsun , bana , aileme, değer verdiğim, her  ne varsa hepsine uğur  getirsin, dedim. Gözlerim dolu dolu , mutluluğum keskin bir acının kokusuyla sevişiyor bedenimde. Yürek diyor ki, coş coşabildiğince, kısa ömrüne anlam kattın, mutlu ol, umutların dolsun taşsın hayat denen bardağından...  Bardak doldu, taştı masanın üzerine. Gözlerimden yaşlar aktı  aynı masaya , karıştı birbirine mutluluk ve hüzün.
Kızım!  Zeynep’im !  Bu sahnede birkaç kişiydik sadece, sen geldin, piyesin anlamı değişti, yeni yeni roller biçildi bizlere. Gözlerim seninle görür, kulaklarım seninle duyar, kalbim seninle atar oldu. Hoşgeldin kızım, Uğur’umsun, Uğur’lumsun. Bahtın açık olsun,  hayatını doya doya yaşa....                                                    
Çalış hep iyilik ve güzellik için,
Sevin  gökyüzünün mavisine, çimenin yeşiline,         
Gül kahkalarla fıkralara,
Üzül  insanların değer bilmezliğine 
Ağla hıçkıra hıçkıra kaybettiklerimize,            
Ve unutma, sakın unutma , unutulmaması  gerekenler var dünyada.....
Uğur’lar olsun... Hayat denen yolda, yolculuğun boyunca......

A.Serhat Demirel
Arşivimden,  24 Ocak 2010 , Mecidiyeköy

16 Ocak 2011 Pazar

ISLIKLARLA PROTESTOYU, ISLIKLARLA KUTLUYORUM.

Hepimiz yaşıyoruz, ortak paydamız yaşamak, ama bizleri farklılaştıransa nasıl yaşadığımızdır. Toplumda ne yaptığınız kim olduğunuzu göstermez, ama nasıl yaptığınız sizsinizdir.



İnsanlar mutlu olduklarında ıslık çalarak kutsarlar o anı, ya da korktuklarında kendilerini sakinleştirmek için sığınırlar havanın dudakların arasından çıkarkenki sesine, tıpkı mezarlığın yanından gece yarısında yürürken yaptıkları gibi. Islık çalmak bir protesto şeklidir ayrıca, hele bir de binlerce kişi iseniz, inletirsiniz ortalığı ıslıklarınızla.


Bizi biz yapan ‘nasıl’lar, ‘ne’ler yaptığımızın önündedir her zaman. Dün nasıl ıslık çalındığını yaşadım, neden çalındığını bilerek. Bugün yürürken yağmur altında, ıslıklar mutluluğumun ve gururumun sesi oldu.


Kızım Doğa haftalardır ona ıslık çalmayı öğretmemi istiyor, ona bu hafta nasıl çalması gerektiğini öğretmeye çalışacağım. Umarım kendi doğruları yolundaki yürüyüşlerinde hep kullanır.






A.Serhat Demirel


16.01.2011, Taksim


10 Ocak 2011 Pazartesi

İnanmak

          
           Güneşin doğduğuna inanıyoruz, sora da battığına. Olmayana bile bile inanıyoruz. İnanmakla kalmayıp tüm hayatımızı onun doğuşuna ve batışına göre planlıyoruz. Her şey olmayan bir şey üzerine kurulmuş hayatımızda. Oysa dünya ile aynı hızda dönebilsek, bir olabilsek bütün dünya ile güneş hep üzerimizde parlamaz mı? Onun batmaması bizim elimizde değil mi aslında? Batan denen, batmış gibi görülen değil mi? Doğanın mucizesi güneşi bile yanlış anlamlandıran bizler, nasıl gördüklerimizi sandıklarımıza inanalım. Nasıl inandıklarımızın hakikati ile yaşayalım?  Nasıl hedefimizi belirleyip, ölmek hayatın sonudur diyelim, daha günün sonundan emin bile olamadan…?
            Hayatımıza hükmettiğimizi düşünüyor, zaman zaman kaderin ellerinden çekip aldığımızı sanıyoruz kendimizi. Kader nedir peki? Kader; biz yaşamak için dik durmaya çalışırken, doğanın bütününün bizleri sallama çabası değil mi?  “İrade mi, kader mi “sorusunun cevabı olmadan düşündüğüm, hayatın parçası her varlığın kararlılığı ya da kararsızlığının etkisi kader olamaz mı? Bizler rüzgârın esmesi ve gözümüze kum tanelerinin çarpması ile yolumuzu değiştirdiğimizde, kaderimiz de değişmiş olmuyor mu? Yürürken yolumuzda, gelen bir dost telefonu ile değiştirmiyor muyuz yönümüzü? Bireysel yaşadıklarımızda biz olmanın etkisini yadsıyabilir miyiz?
            Olmaz olmaz  ya oldu da son saatinizi yaşadığınızı öğrendiniz hayatınızın. Neleri sığdırırdınız bu son saate, eksikleri mi tamamlamaya uğraşırdınız, yoksa son bir saatin tadını çıkarmaya mı çalışırdınız? Ya da kaderinize boyun mu eğerdiniz?  Zor karar, hayatın her dakikasında olduğu gibi doğru mu yapıyorum tereddütleri alır götürürdü sizi o anın ötesine. Peki sonsuz döngü içinde 1 saat ile 70 yılın arasında ne kadar fark var? Hayatın hamallarıyız bizler sadece, yüklerimizi sırtlanmış taşımaya çalışıyoruz şu andan, bir sonrakine. Evde hep atılmayı bekleyen, ama bir türlü kıyamadığınız ıvır zıvırlar gibi her geçen dakika sırtımızdaki yükleri arttırmaya devam ediyoruz, durup dinlenmek bilmeden. Halbuki o yükler zaman zaman sırtımızdan indirilip, bir gözden geçirilmeli ve gereksiz olanlar, ya da başka değişle gereklilik zamanları dolmuş olanlar mola yerlerine bırakılmalı. Ancak bizler bu tempoda mola vermekten korkumuza –ki bu korku kaybetmek korkusudur – ağırlığı altında eziliyoruz yüklerimizin. Tecrübeli olanlar sık sık molalar alıyorlar. Bizlerse tavşan ve kaplumbağa hikâyesindeki kaybeden olma korkusuyla, mola almanın kaygısını yaşıyoruz. Bu arada küçük bir ayrıntı; yolculuklar yarış değildir, kaybeden olmadığı gibi kazananları da yoktur.
             Aralık ayında okuduklarım arasında İlhan Milar’ın Bulut ve Su isimli  kitabı vardı. Beni çok etkilediğini söylemem lazım.  Kitabın bir bölümünde depresyon konusuna farklı bir açılım fark ettim. Günümüz dünyasının en yaygın hastalığı olarak gösterilir depresyon bildiğiniz gibi. Karanlıkla dost olmadan aydınlığı yaşamak mümkün değildir diyor Milar. Karanlığa sırtınızı dönmenizle ve ona bakmamakla ışığın yokluğu sona ermiyor ki diyor, ilaçlar alarak bastırdığınız depresyonunuz yok olsun. Siz kendi depresyonunuzu sonuna kadar yaşayın, yaşayın ki, işin köküne inerek değiştirme şansınız olsun içinizdeki karanlığı. Geçici çözümlere o kadar alıştık ki hayatımızda, yama yapmak artık o kadar kanıksandı ki toplumda, bugün de ayakta durabilmek için içilen vitaminlerin, yarınlara etkisini hiç düşünmez olduk. Yüklerimizi sırtımızda yok farz ederek yürümekten ne farkı var bunun. O ağırlıkların altında ezilmek kader mi oluyor peki, yoksa kendi irademizle mi büküyoruz belimizi.
            Yaşamak dik durmaktır arkadaşım, aslında dik durmaya çalışmaktır. Sen çaba gösterirsin, yüklerin eğmeye çalışır seni. Bu noktada dengeyi kendi lehine sağlayabildiğince mutlu olursun, mutlu edersin. Umut da dik durma ihtimaline inançtır. İnanmaktır. İnandıklarının peşinden koşmaktır.
Dik dur, umudunu kaybetme...

A.Serhat Demirel,
09.01.2011 Gaziosmanpaşa