BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS

VI VERI VENIVERSUM VIVUS VICI

Ben ve Kendim.



Kendimi dinliyorum, yazarak hesaplaşıyorum.









13 Mart 2015 Cuma

Düşmesen yere....


Düşmesen yere, kirlenmesen, hep havada kalsan... Gönlümden geçeni bilmek istersen eğer, yerle gök arasında senin yerin aslında, ne toprağın kahverengine, ne de gökyüzünün mavisine aitsin. Sen beyazsın, bembeyaz... Hep öyle kalmalısın. Sen tek başınasın havada, yalnızlığın asaletinin sembolü,düştüğünde sen, senlikten çıkıp, birşeylerin parçası oluyorsun. Bense seni havada serseriyken seviyorum.

Senin yeryüzündeki çirkinlikleri örttüğünü söylerler... Peh işin gücün yok, sanki birşeyleri düzeltmek için geliyorsun buralara...

Karlı bir İstanbul Günü, 2014

29 Mart 2013 Cuma

Tutakalmışım


Bırakamadım tuttuklarımı. 
Sanki bıraksam onlar değil , 
Ben düşeceğim. 
Öyle kasılmış ki ellerim, 
Hükmedemiyorum, bıraktıramıyorum. 
Ne zaman tuttum, neden tuttum, 
Hatırlamıyorum. 
Hatta gözlerim ne tuttuğumu bile görmez olmuş.  
Bilinçsizce tutakalmışım.

A.Serhat Demirel 
28.03.2012 , Gaziomanpaşa

14 Mart 2013 Perşembe

Başım Havada!




Aklımın ve bedenimin arasındaki gerilim şiddeti, yaşlandıkça azalacağına artıyordu. Şimdi dedim,büyüdüm,  artık durulacak bu dalgaların yarattığı sarsıntılar. Olmadı, olamadı.
Kendimi tanımaya yöneldiğim ilk yıllar anlamaya, anlamlandırmaya çalışmakla geçti kendimde ve çevremde görüp dinlediklerimi. Anlamlandırmaya ilk adımlarımla birlikte kendimi teslim ettim göremediklerime ve duyamadıklarıma.
Her bulduğum bir bilmeceydi önceleri çözülmesi gereken benim için, sonra esas bulmacanın kendim olduğunu kavradım. Esas olan benim dışımdakiler değildi.

Şimdi sorarsanız bana ;
Neler değişti dünden bugüne :
Aslında hiçbirşeyle herşey arasında birşeyler değişti. Ne hiç’e , ne de her’e uzak,
Siyahla ile Beyaz arasındaki fark kadar. Kaçamak cevap vermek değil amacım ama,  aslında anlatabilecek çok şey de yok, huzursuzum aslında. Galiba değişimin öznesinden kaynaklanan bir huzursuzluk.
Birçok şey değişti fiziksel olarak, ancak bir tek şey var ki, onun değişimi aslında herşeyi değiştirdi.  
Ben,
Ben değişti,
Ben değiştim.

Hayat benden ibaretti, ben varsam vardı, yoksam yok. Anladığım kadar değil, yaşadığım kadar insandım.
Artık yaşatabildiğim kadar da.
Bulamadıklarım vardı, ardından üzüntülerim, matem dolu sessizliklerim.
Kendimi bilme çabam vardı. Yolumun başını ve yolun sonunu sorgulardım.
Yarınlara bırakabileceklerim için bitmek tükenmek bilmeyen enerjim vardı, daima güneş tam da gölgelerin göremediğim andaydı.
Bugün için de arayışlarım var artık, bugüne dair  görevlerim bekler şimdi.

Neleri değişmiş algıladım diye düşünürken, neler aynı kaldı benim için sorusu kurcaladı aklımı.

Yaşamak AŞK’mış, Aşkınlığa duyulan AŞK.
Acı içindeyken mutlu olmak
Yalnızken kendi kendinin dostu olmak
Kalabalıkta eksiğini bulmak
Onunla tamamlanmak
Sonra beraber eksik kalmak
Sonra başkaldırmak da insanlıkmış, köle olmamak da, köle kalmamak da.
Düzene  saygı gösterip, kabullenip parçası olmak da, fakat bir o kadar da
görmek , gördüğüne göz yummamak da insanlıkmış.
Gördüğünün ardındakileri düşünerek anlamlandırmaya çalışmak da…

Aşk değişmedi, kendimi anlamak , insana ve insanlığa olan inanç ve hayranlık değişmedi. Arayışlarım değişmedi, bulamadıklarım hala aynı kaldı. Ancak İnsanlığın İnsan’dan beklentisi, öncelikle kendisinin değişime açık olmasıdır. Dün  kendisinin değişimi için çalışan , bugün değişen olduğu kadar değiştiren de olmalıdır.  Kendi özünün gürlüğüne ulaşan insanın , fikir özgürlüğü davasında artık toplumun düzensizliğine de  başkaldıran olma vakti de gelmiştir artık.

Başım havada…

A.Serhat Demirel
14.03.2013,Beyoğlu

16 Şubat 2013 Cumartesi

Nehirde iki gölge

Işıkların yüzdüğü  ve hatta dans ettiği bir nehir var rüyalarımda. Oldukça yüksek bir kayadan bakıyorum genelde. Ne varsa yok aslında, hepsi benim.Ve ben acizce paylaşamıyorum kimseyle, şairin dediği gibi kelimeler kifayetsiz duygularımı aktarmamda. Sadece bakıyorum, bakışlarımla anlatabilmeye çabalıyorum. Nehirde 2 gölge var ışıkların arasında. Yanyana, omuz omuza, yürek yüreğe. Birbirlerine ben diye hitap ediyorlar.  Gürül gürül akıyor nehir, aynı hayat gibi. Tutabilene, tutunabilene aşk olsun. Zamanı durduramazların , nehri durdurma çabaları beyhude. Ben’ler durmuş nehrin kıyısında, dalgaların arasındaki Ben'lere bakıyorlar. Biri de çıkıp sen kimsin diye sormuyor, sorular hep ben kimim'le ilgili ...

A.Serhat Demirel
16.02.2013 , Beyoğlu
 




10 Şubat 2013 Pazar

Gözlerim Kapalı



Smetana, Bohemya'nın ulusal kahramanı,müzik üstadı.
Prag'a gittiyseniz hemen hemen her yerde aynı melodiyi duyarsınız. Bazense duymanıza gerek kalmadan , farketmeden göz göze gelirsiniz. O öyle bir melodidir ki,zaman zaman Vltava nehrinin köpükleri arasından gürül gürül , zaman zamansa şehrin binalarının muhteşem mimarisinin arasından sinsice çıkar karşınıza. Bakmadan görmenin haylaz heyecanı sarar tüm bedeninizi.
Charles Köprüsü'nün tam ortasında durdum,gözlerimi kapattım. Kapattım ki, o dünyanın en güzel şehrinin silüeti , büyüleyip de engel olmasın duymak istediklerime diye. Gözlerimi kapattığımda nerede olduğumun bir önemi kalmaz bazen. Karanlıktan korkan bir çocuğun gözlerini kapatması ve kendi aydınlığına sarılması gibi,kapanan gözler kendi dünyalarımıza götürür benleri. Doğduğumuz, büyüdüğümüz,vatanımız dediğimiz yerlere götürür bazen, bazen de alır oradan kendimizi ait hissedemediğimiz yerlere savurur bizleri.
Gözlerim kapalı, Prag'ı dinliyorum, Smetana'yı dinliyorum, Vltava'yı dinliyorum. Hatta İstanbul'u ,Paris'i ve İzmir'i dinliyorum.
Nereliyim ben?
Vatanım neresi benim?
Sadece kütüğüme mi bağlıyım?
Yoksa zincirlerle bir kütüğe mi bağlanmışım?
Hür bir göçmen kuş misali,nerede sıcaklık bulsam oralı olabilir miyim?
Acaba sadece güneşin peşi sıra uçan bir kuş, sadece kanatları var diye ,gerçekten özgür kalabilir mi? Gölgelerin soğuğu ,öğreten bir kucak olamaz mı bazen?
Kendimi ait hissetsem de, bana ait hissedemediklerimle bunalıyorum durdukça.
Kendimi verebilmenin huzuru, sahip olmanın hırsları altında eziliyor.
Gözlerim kapalı, aslında hiç gözlerim açılmamış gibi, hep gösterilenin büyüsünde, hep dinlendirilenlerin kıskacında gibiyim.
Hiç bestem olmamış gibiyim , "Vatanım" gibi “Su”ya yazdığım notalarım olmamışlığın eksikliği var üzerimde.
Gözlerimi açmaya çalışıyorum. Nehrin hipnoz eden  gürültüsü eşliğinde ağırlaşmış göz kapaklarım direniyor, gözlerim ışığın rahatsızlığı içinde. Açamıyorum. Gözlerimin itaatsizliği, ruhumun özgürlüğüne bir an için geçici bir güç veriyor. 
Yorgunum.
Şehrin ışıkları arasındaki karanlıkla, gözkapaklarımın altındaki gölgelerin aydınlığının mücadelesine seyirci kalıyorum.
Duruyorum.
Yine bir yerlerde Moldau çalıyor, bırakıyorum kendimi şehre, dinleniyorum müzikle…

A.Serhat Demirel

10.02.2013, Gaziosmanpaşa





10 Mayıs 2012 Perşembe

Sen Bile Yoksun


Merhaba Sevgili Okuyan,



Bu satırları yazarken radyoyu değiştirdim. Bunu hep yaparım. Vazgeçmek için, vazgeçebilmeye alışabilmek için, daha güçlü olabilmek için.  Aslında sevdiğim bir şarkı vardı o anda sihirli kutuda. “ … bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek …” şarkının en güzel yerinde Radyon Eksen’e geçtim. Mando Diao … “She's tired of problems that you caused her mind”. Ben ve şarkılar, her biriyle ayrı hikayelerim var. Her biriyle, her birinin ilk dinlendiği şehirle, her birini ilk dinlediğimde yanımda olan insanlarla ayrı hikayelerim var. Aslında pek ilginç şeyler anlatmayacağım size. Sizin de yaşadıklarınızın bir benzeri olacak bu okuyacaklarınız.  Ben varım bu kelimelerin arasında, şarkılar var, mekanlar, insanlar var, sevdiklerim ve sevemediklerim var. Sen varsın belki de. Hepsi alt tarafı birkaç kelimede saklı olacak. 

Kelimeler bence onu yazana ait değildir, onu okuyanların anlamlarıdır onları var eden. Ve bu yüzdendir ki, kelimelerin sahipleri de onu okuyanlardır.

İstanbul’da değilim, Karşıyaka sahildeyim. Ama Gülhane Parkı’ndayım aynı zamanda, meşhur Ceviz Ağacının altında.  Bu şiir bu kadar güzel notalara dökülebilirdi diye düşünüyorum, “başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz”. Yalnızım, ama tek başıma değilim o anda. İlk görüşte aşk gibi bir şeyin yaşandığı an benim için. Rüzgarın ‘efil efil eser’ dendiğinde anlamadığımı yaşadığım bir andayım. Rüzgarla bir olduğum, saçlarımın arasından, şile bezi gömleğimin içinden tenime değdiği andayım. Hayata yüz bin elle dokunduğum, ve bunun farkında olduğum andayım.

“Tanrım ne olur unutturma bu anı bana!” Hep unutmaktan korkarım bilir misiniz? Unutuyorum çünkü, güzellikleri unutuyorum. Ama hep kötüler aklımda, babamı kaybettiğim gün aklımda. Hatırlayamazsın diyorlar, hatırlıyorum. Hatırlamaktan dolayı derdim yok yanlış anlamayın, hatırlayamamaktan dolayı dertliyim ben. Beni ben yapan sadece kötü hatıralar olmamalı istiyorum, bu rüzgarı da, Nazım’ı, Cem’i de hatırlamak zorundayım. Ben bunlarla var olmalıyım.

Var olmak, hayatta kalmak değil pek tabii ki benim için.  Ölümden sonra da var olmak, kalp atmasa da yaşayabilmektir. Hayat nedir ki zaten, doğduğun anda başlayan bir ölüm yolculuğu. Bilerek yaşamak öleceğini ve eğer inanıyorsan öldükten sonra hiç bir şey olmadığına, sağlıklı bir kafa ve yürekle yaşayamaz insan. İlla bir cennet, cehennem inancı da şart değil ölümden ötede var olabilmek  için . Beden ölür, hatta çürür, ama yaşadıysan hakkını vererek, ruhun ha arafta kalmış, ha hala atan yüreklerde, yaşarsın son kez hatırlanana kadar.

Prag’da Hanuş’un uğruna dişlileri arasında öldüğü tarihi saat kulesinin altındayım, aslında doğduğum şehirdeyim, İzmir’deyim. Tarihi saat kulesinin altında. Handel dinliyorum müzik çalar becerikli telefonumdan. Inessa Galante söylüyor, Ave Maria. Notalar ve sözler bu kadar mı duygularla sevişebilir, tüm şarkının damarlarımdan aktığını hissediyorum. Şarap mı bunu yapan tereddütünü yaşamıyorum bile. Kulaklığımdan gelen müzik, dört bileğime kadar titretiyor tüm bedenimi. Sanki yüzyıllar önce doğmuşum da, daha binlerce yıl varmış son nefesimi vermeye gibi derin bir nefes alıyorum. Hiç ölmekten korkmadım ben, ölmelerinden korktum , ama ölmekten asla. Hatta zaman zaman ölmek istedim, önce ben bencilliği ile kalan değil giden olabilmek için, üzülen olmamak için.

Vulnerant omnes, ultima necat” ”Her biri yaralar sonuncusu öldürür.” Tarih boyu saatlerin üzerine yazmış zamanın üstatları bu sözü. Zaman diyor, geçiyor. Sen direnecek misin, yoksa onunla mı akacaksın hayata. Karar senin.

Gözlerim kapalı hala ve o anda,

“Kırmızı bir kapı görüyorum ve siyaha boyanmasını istiyorum
Renkler olmasın artık, hepsinin siyaha dönüşmesini diliyorum”

Gözlerim kapalı olsa da ışığı görebiliyorum, ve hala renkler var. Halbuki ışığın olmadığı ve onun yansımaması durumunda renkler olamaz, ben sadece hayal mi ediyorum acaba? Bu dünya , yaşadıklarım, dinlediğim müzikler, okuduğum kitaplar, aslında hepsi benim eserim mi? Olmayanları  var eden ben miyim? Düşünüyorum ve Kun diyorum, Oluyor !

Eric Burdon Animals eşliğinde çığlık atmaya devam ediyor,

“I see a red door and i want it painted black.
No colors any more i want them to turn black.”

Şarkı bitiyor ve ben gözlerimi açıyorum, kampüsteyim. Bahar şenliği zamanı, çiçekler gibi çevremdekiler. Ayakları var, ama toprağa bağımlılar.  Güneş açtığında rengârenk oluyorlar, rüzgâr estiğinde eğilip bükülüyorlar, susuz yaşayamıyorlar. Çiçekler gibi onlar. Ben bir çiçek olsam diye düşünüyorum, ama önce sen. Sen bir çiçek olsan hangisi olurdun düşündün mü hiç? Gül olurdun bence, belki de günebakan ya da kötülük çiçeklerinden biri olurdun tıpkı benim gibi. Tam o dönemdi Charles Baudelaire okudum, Kötülük Çiçekleri "Bak gemiler suda, bir derin uykuda, o gezmeye düşkün gemiler.” Herkesin kendi olmaktan imtina ettiği günlerdi sanki o günler, ya da o zaman bana öyle geliyordu. Ne demişler; kişi kendinden bilir.

Bir kadın yürüyordu başlarda, sarışın uzun lüle lüle kabarık saçları, siyah elbisesi ve siyah topuklu ayakkabıları ve ikisini de tamamlayan dirseklere kadar kolunu örten , ama parmaklarını açıkta bırakan saten , siyah eldivenlerle. Önünden geçip gittiği insanlar mı başroldeydi, kendisi mi anlaşılan bir durum değildi.Sen geçerken sahilden sessizce ,Gemiler kalkar yüreğimden gizlice”  . Tam bu anda sokaktakiler elbisesini çektiler aldılar kadının üzerinden ,adam çıplak kaldı. Sadece siyah bir iç çamaşırı, topuklu ayakkabılar, eldivenler ve peruk. Tam polis arabasının önünden geçerken çıkardı attı  peruğu adam , ve sonra eldivenlerle terini ve rujunu sildi, ve kurtuldu onlardan da. Son olarak ayakkabılardı onu kendisinden başka biri yapan, onları da çıkartıp attı. Bir gölge kaldı, aslında hepsi birbirine benzeyen gölgelerden biri, yoktu ki zaten birbirlerinden farkı. “Deniz rüzgara karışmış güneşte Dalga sesleri vardı gülüşlerde” ve herkes güldüğünde , kimse kalmıyordu aslında. Sen bile.

A.Serhat Demirel
03.05.2012, Gaziosmanpaşa

21 Kasım 2011 Pazartesi

Tik Tak

Saati durdurabilirsin, ama zamanı ve yaşanacakları asla. Zamanla savaşan nice beyhude çabanın başarısızlıkları tarihe geçmiş bugüne kadar, ve geçmeye devam ediyor.
İnsanoğlu herşeye hükmetme hırsında en büyük başarızlığını zamana karşı almış her zaman.
Prag’daki tarihi meydandaki saatin hazin hikayesi bir örnek buna. Her saat başı alkışlar kopuyor meydanda. Çanını çalan iskeletin ardından , kulenin çanları çalıyor, üçüncü çanla beraber borazancının ritüeli başlıyor. Alkış kıyamet kopuyor seyredenlerden sonra. Aslında bir nevi saygı duruşu efendi zamana karşı.
Saatin hikayesi hazin; kıskanç kralın, saatin ustası Hanuş’u bir başka şehre bir saat daha yapmasın diye kör etmesi, Hanuş’un kendini saatin mekanizmasına bırakarak, saati 50 sene çalışmaz kılması. Ne şehrin efendisi kral, ne de saatin efendisi Hanuş durduramamışlar zamanı. İkisi de yüzyıllar sonra bugün bile “zamanı durdurmaya en yakın  şehirde”  tarihin bir parçası olmuşlar. İsimleri var, kendileri zamanın dişlileri arasında toprak olmuşlar, bu büyülü havaya karışmışlar.
Kulenin saati sadece zamanı göstermiyor bu kulede, ders de veriyor aynı zamanda hayatla ilgili: “Her canlı ölümü tadacaktır” mesajı var sembollerinin arasında. Sonlu yaşam süresince  doğru yaşamının mesajlarını da gizlemiş kuklalarının duruşlarında. Bencilliğinden arınmış, bahşedilen hayatı verimli kullanmış , bilime, adalete inamış , kendini eğitmiş ve cimrilikten imtina etmiş insanın erdemlerini de övüyor aynı zamanda.
Zamanın kuklaları olan bizlerin, sadece gökyüzüne, yeryüzüne ve aynadaki gözlerimizin en derinine baktığında görebileceklerini, ama maalesef ekseriyetle göremediklerini, aslında doğarken herbirimizin kalbine yazılıp unutulanları hatırlatıyor.
Hatırlatıyor hatırlatmasına da; aklımızda, kalbimizde kalıcı oluyor mu, bilemedim…

A.Serhat Demirel
20.11.2011, Prag