Merhaba Sevgili Okuyan,
Bu satırları yazarken radyoyu değiştirdim. Bunu hep yaparım.
Vazgeçmek için, vazgeçebilmeye alışabilmek için, daha güçlü olabilmek
için. Aslında sevdiğim bir şarkı vardı o
anda sihirli kutuda. “ … bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek …”
şarkının en güzel yerinde Radyon Eksen’e geçtim. Mando Diao … “She's tired of
problems that you caused her mind”. Ben ve şarkılar, her biriyle ayrı
hikayelerim var. Her biriyle, her birinin ilk dinlendiği şehirle, her birini
ilk dinlediğimde yanımda olan insanlarla ayrı hikayelerim var. Aslında pek
ilginç şeyler anlatmayacağım size. Sizin de yaşadıklarınızın bir benzeri olacak
bu okuyacaklarınız. Ben varım bu kelimelerin
arasında, şarkılar var, mekanlar, insanlar var, sevdiklerim ve sevemediklerim
var. Sen varsın belki de. Hepsi alt tarafı birkaç kelimede saklı olacak.
Kelimeler bence onu yazana ait değildir, onu okuyanların
anlamlarıdır onları var eden. Ve bu yüzdendir ki, kelimelerin sahipleri de onu
okuyanlardır.
İstanbul’da değilim, Karşıyaka sahildeyim. Ama Gülhane
Parkı’ndayım aynı zamanda, meşhur Ceviz Ağacının altında. Bu şiir bu kadar güzel notalara dökülebilirdi
diye düşünüyorum, “başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz”. Yalnızım, ama tek
başıma değilim o anda. İlk görüşte aşk gibi bir şeyin yaşandığı an benim için.
Rüzgarın ‘efil efil eser’ dendiğinde anlamadığımı yaşadığım bir andayım.
Rüzgarla bir olduğum, saçlarımın arasından, şile bezi gömleğimin içinden tenime
değdiği andayım. Hayata yüz bin elle dokunduğum, ve bunun farkında olduğum
andayım.
“Tanrım ne olur unutturma bu anı bana!” Hep unutmaktan korkarım
bilir misiniz? Unutuyorum çünkü, güzellikleri unutuyorum. Ama hep kötüler
aklımda, babamı kaybettiğim gün aklımda. Hatırlayamazsın diyorlar,
hatırlıyorum. Hatırlamaktan dolayı derdim yok yanlış anlamayın,
hatırlayamamaktan dolayı dertliyim ben. Beni ben yapan sadece kötü hatıralar
olmamalı istiyorum, bu rüzgarı da, Nazım’ı, Cem’i de hatırlamak zorundayım. Ben
bunlarla var olmalıyım.
Var olmak, hayatta kalmak değil pek tabii ki benim için. Ölümden sonra da var olmak, kalp atmasa da
yaşayabilmektir. Hayat nedir ki zaten, doğduğun anda başlayan bir ölüm
yolculuğu. Bilerek yaşamak öleceğini ve eğer inanıyorsan öldükten sonra hiç bir
şey olmadığına, sağlıklı bir kafa ve yürekle yaşayamaz insan. İlla bir cennet,
cehennem inancı da şart değil ölümden ötede var olabilmek için . Beden ölür, hatta çürür, ama yaşadıysan
hakkını vererek, ruhun ha arafta kalmış, ha hala atan yüreklerde, yaşarsın son
kez hatırlanana kadar.
Prag’da Hanuş’un uğruna dişlileri arasında öldüğü tarihi saat
kulesinin altındayım, aslında doğduğum şehirdeyim, İzmir’deyim. Tarihi saat
kulesinin altında. Handel dinliyorum müzik çalar becerikli telefonumdan. Inessa
Galante söylüyor, Ave Maria. Notalar ve sözler bu kadar mı duygularla
sevişebilir, tüm şarkının damarlarımdan aktığını hissediyorum. Şarap mı bunu
yapan tereddütünü yaşamıyorum bile. Kulaklığımdan gelen müzik, dört bileğime
kadar titretiyor tüm bedenimi. Sanki yüzyıllar önce doğmuşum da, daha binlerce
yıl varmış son nefesimi vermeye gibi derin bir nefes alıyorum. Hiç ölmekten
korkmadım ben, ölmelerinden korktum , ama ölmekten asla. Hatta zaman zaman
ölmek istedim, önce ben bencilliği ile kalan değil giden olabilmek için, üzülen
olmamak için.
” Vulnerant omnes, ultima necat” ”Her biri yaralar
sonuncusu öldürür.” Tarih boyu saatlerin üzerine yazmış zamanın üstatları bu
sözü. Zaman diyor, geçiyor. Sen direnecek misin, yoksa onunla mı akacaksın
hayata. Karar senin.
Gözlerim kapalı hala ve o anda,
“Kırmızı bir kapı görüyorum ve siyaha boyanmasını
istiyorum
Renkler olmasın artık, hepsinin siyaha dönüşmesini diliyorum”
Renkler olmasın artık, hepsinin siyaha dönüşmesini diliyorum”
Gözlerim kapalı olsa da ışığı görebiliyorum, ve hala
renkler var. Halbuki ışığın olmadığı ve onun yansımaması durumunda renkler
olamaz, ben sadece hayal mi ediyorum acaba? Bu dünya , yaşadıklarım, dinlediğim
müzikler, okuduğum kitaplar, aslında hepsi benim eserim mi? Olmayanları var eden ben miyim? Düşünüyorum ve Kun diyorum,
Oluyor !
Eric Burdon Animals eşliğinde çığlık atmaya devam
ediyor,
“I see a red door and i want it painted black.
No colors any more i want them to turn black.”
No colors any more i want them to turn black.”
Şarkı bitiyor ve ben gözlerimi açıyorum, kampüsteyim.
Bahar şenliği zamanı, çiçekler gibi çevremdekiler. Ayakları var, ama toprağa
bağımlılar. Güneş açtığında rengârenk oluyorlar,
rüzgâr estiğinde eğilip bükülüyorlar, susuz yaşayamıyorlar. Çiçekler gibi
onlar. Ben bir çiçek olsam diye düşünüyorum, ama önce sen. Sen bir çiçek olsan
hangisi olurdun düşündün mü hiç? Gül olurdun bence, belki de günebakan ya da
kötülük çiçeklerinden biri olurdun tıpkı benim gibi. Tam o dönemdi Charles Baudelaire
okudum, Kötülük Çiçekleri "Bak gemiler suda, bir
derin uykuda, o gezmeye düşkün gemiler.” Herkesin kendi olmaktan imtina ettiği günlerdi sanki o günler, ya da o
zaman bana öyle geliyordu. Ne demişler; kişi kendinden bilir.
Bir kadın yürüyordu
başlarda, sarışın uzun lüle lüle kabarık saçları, siyah elbisesi ve siyah
topuklu ayakkabıları ve ikisini de tamamlayan dirseklere kadar kolunu örten ,
ama parmaklarını açıkta bırakan saten , siyah eldivenlerle. Önünden geçip
gittiği insanlar mı başroldeydi, kendisi mi anlaşılan bir durum değildi. “Sen
geçerken sahilden sessizce ,Gemiler kalkar yüreğimden gizlice” . Tam bu anda sokaktakiler elbisesini çektiler
aldılar kadının üzerinden ,adam çıplak kaldı. Sadece siyah bir iç çamaşırı,
topuklu ayakkabılar, eldivenler ve peruk. Tam polis arabasının önünden geçerken
çıkardı attı peruğu adam , ve sonra
eldivenlerle terini ve rujunu sildi, ve kurtuldu onlardan da. Son olarak
ayakkabılardı onu kendisinden başka biri yapan, onları da çıkartıp attı. Bir
gölge kaldı, aslında hepsi birbirine benzeyen gölgelerden biri, yoktu ki zaten
birbirlerinden farkı. “Deniz rüzgara karışmış güneşte Dalga sesleri vardı gülüşlerde”
ve herkes güldüğünde , kimse kalmıyordu aslında. Sen bile.
A.Serhat Demirel
03.05.2012, Gaziosmanpaşa
Paylaşmak Güzeldir
Email
Facebook
Twitter
Technorati
Delicous
Digg
Yahoo
Google
Live Space
MySpace
0 yorum:
Yorum Gönder