BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS

VI VERI VENIVERSUM VIVUS VICI

Ben ve Kendim.



Kendimi dinliyorum, yazarak hesaplaşıyorum.









25 Aralık 2010 Cumartesi

Bu Sene Bit Pazarına Nur Yağsın !

Yağsın demekle olmaz, yağdıralım. Eskiye rağbet olsun. Artık herşey bu kadar hızlı ve pervasızca eskimesin, eskitilmesin.
Hafızam pek iyi değildir, geri kalan senelerde de böyle miydi acaba? Eskiyen sadece yıllar olmamaya başladı ; bilim , sanat, popüler kültür, arabamız, telefonumuz, gittiğimiz cafe’ler ve insanlar eskimeye başladı. Eskitmeye başladık. Eskimek bugünkü zamandan , beri de kalması olarak düşünülmesin, nostalji değil bu. Eskitiyoruz, ve kullanılmamak üzere ya raflara kaldırıyoruz, ya da veriyoruz gidiyor eskiciye. Sıkılıyoruz, eskisin istiyoruz.
Düşünür müsünüz lütfen, her yeni yılda, alışkanlıklarımızdan kurtulmak için kararlar verir, hayatımızı yenilemek üzere sözler veririz. Bu refleks olarak planlarımızın içine dahil olur, tam da  Aralık’ın son haftasında. Bu arada geleceğe taşımamız gereken ne kadar da çok şey vardır aslında, ama arada kaynayıp gider bazıları.
İyi de ben mutluyum gittiğim meyhanden, kitap aldığım kitapçıdan, yaptığım hatalardan, içtiğim kahveden, selamlaştığım insanlardan. Bunlar beni ben yapanlar, neden top yekün yenileneyim ki?
Sevgili Dostlarım,
Ben , benim bir kısmımı bu sene 2009’da bırakmaya, eskitmemeye karar verdim. Hatta eskittiklerimi, tekrar raflardan indirmeye ve eskiciye sattığım fiyatın iki katını ödemeye apaçık niyetliyim de.
2010 sana da bir çift sözüm var:  Erken geldin, bekle hele biraz , daha zamana ihtiyacım var. Söz dinlemezsin bilirim, ama ben bir süre daha hakkını vereceğim 2009’un. Varsın takvimler seni göstersin, benim yüreğimin saati hep daha yavaş atacak.  Kendime sözüm var....

Arşvimden 2009, Aralık

A.Serhat Demirel , Levent

12 Aralık 2010 Pazar

ÇIĞLIK









    Oturduğum masada mı oturuyordu acaba? Ya da pencerenin diğer tarafındaki ayazı, halihazırda boynundaki kaşkolla yaşayan ve yoldan gelip geçenlerin üşümüşlüklerini iki eliyle sarıldığı çayı eşliğinde seyredalmış genç kızın masasında mı yoksa? Tam buradaydı 15 sene önce. Oturduğunda masaya, garsona ne sipariş vermişti? Kahvesinin yanında bir pasta mı istemişti? İlk yudumundan sonra aklında neler vardı? Kapıdan yürüyerek girdiği bu mekândan, siyah bir torba içinde istemsiz dışarıya taşınacak olması değildi muhakkak. Belki o günün akşamına bir yemek randevusu vardı. Rezervasyonu yaptırdığı masaya zamanında gitmediğinde, yer bulmanın mutluluğu ile masaya yerleşen müşteri, gündüz yaşanılanların bir parçası haline geldiğinin farkında bile değildi… Kitchentte’deyim bu soğuk Pazar günü. Eski adıyla The Marmara Café. 1995 senesinin yine bugün gibi soğuk olan bir kış günü, Onat Kutlar’ın patlayan bombayla öldüğü yerdeyim. Avizeler değişmiş, masalar, menüler ve içerideki müşteriler de aynı değil, ama kokusu değişmemiş gibi. Her şey değişir denir, aynı nehirde bir kez daha yıkanamazsınızı biliriz, ama değişmeyenler de vardır yaşamda. Düşünceye daldığınızda, görünenin ardındakilere bakarken, değişmeyenleri görür bulursunuz kendinizi. Farklı zamanda, farklı gibi görünen anları yaşarsınız. Aklınızda geçmişe dair anlamlandıramadığınız bağımsız gibi gözüken parçaları bir bütün haline getirmeye uğraşırsınız.


    Kapıya asılı olmasının önemsiz bir ayrıntı gibi kaldığı Madame Bovary’deki palto, Flaubert’in sözcükleri ile evdeymiş gibi görmenizi sağlar aslında her şeyi. Palto’nun kaşmir mi, deri mi olduğundan çok başkalıklar vardır orada. Nerede olduğunuz, ne gördüğünüzden çok, nelere bakmaya çalıştığınızla ilgilidir artık özünde. Bir pastaneden çok daha fazlasıdır aslında bulunduğunuz mekan çoğu zaman. Sizden 5 dakika önce, şimdi sizin oturduğunuz sandalyede yapılan münakaşaya, 15 yıl önceki acılara, geçen sene kutlanan doğum günlerine ortak olursunuz, yeter ki, kulak kabartın geçmişin seslerine. Yeter ki, izin verin size seslenmelerine.


    Zor biliyorum. Hayat bizi günü yaşamaya ve hazıra alıştırdı. Günün kahvesini içerken, köşe yazarının önerdiği en çok satan kitabı Starbucks’ta masanızın üzerine koyarken ve şefin tavsiyesi olan, ismi İtalyanca yazılmış sütlü tatlıyı mideye indirirken çok daha kolay hayat. Düşünmemek, yerimize düşünüldüğünü bilmek, bizlere geçici bir mutluluğu yaşatıyor. Farklı bir şey istemenin, herkesten farklı olmanın toplumsal baskısından çekiniyoruz hepimiz. Hepimiz yine biliyoruz, Fransız lokantasında spagetti isteyemezsiniz. Gelin bir de bunu benim küçük kızım Zeynep’e anlatın. Ne kadar uğraş verirseniz verin, o özgür ruhu ile sunulanı değil, kendisini ve istediklerini safça yaşadığı için, bunu anlamamakta diretir. Biz de ısrarla, bize öğretilmişliklerle bunun yanlış olduğunu söyler dururuz, ezberlenmiş kelimelerle hem de. Umarım anlamamaya devam edersin kızım, umarım biz başarısız oluruz.


    Geçenlerde İstinye Park’ta D&R mağazasına gittim, her ziyaretimdeki gibi. Otoparktan çıktığımda, onlarca kez gitmeme rağmen yürüyen merdivenlerin beni nereye çıkaracağını bilemediğim bu yerde, genelde gitmek istediğim yerin uzağına çıkmış bulurum kendimi. Tuzağa mı düşüyorum her seferinde , ne? Koridor boyunca kitapçıya doğru yürürken kafamda Attar’ın kitabı vardı, mağazadan içeri girerken de öyle. Ancak dolaşırken içeride, binlerce kitabın arasında aynı kırmızı kapaklı kitabın bir şekilde karşıma çıktığını fark ettim değişik yerlerde. Almayacağım, onlar gözüme sokuyorlar diye almayacağım, bu kez inat ettim. Eve geldiğimde alışılmışın tersine elim boştu, geçen hafta aldığım Birikim Dergisinin Kasım sayısını çıkardım çantamdan. Rastgele çevirirken sayfaları, Ayfer Tunç’un Alışveriş Merkezleri üzerine bir makalesi açıldı önüme. Bir çırpıda okudum yazılanı. Ne tahlil ama! Aile içi yaşananların üzerinde, tasarlanmış olanların mekânlarla ve satın alma güdülenmesiyle etkisi ve bizlerin farkında bile olmadan biçilmiş rolleri baba, eş ve aile reisi olarak yaşamamız. Hayatın bizi şekillendirmesi için bizlerin, birilerinin hazırladığı sahnelerde rol almak üzere tıpış tıpış gidişimiz. Ve sahnelerde, gizli özneli cümleler misali, başrol oyuncuları gözükmeyen piyeslerin ikincil rollerini üstlenmemiz. Hayat bizim hayatımız, ama yönetmen ve başrol oyuncusu biz değiliz. Yazık çoğu zaman bunu bile başaramıyoruz, çoğu zaman bunun farkında bile değiliz. Tarihte bugün Norveçli Edvard Munch’ün doğduğu günmüş. Hani şu ünlü “Çığlık” tablosunun sanatçısı. Korkunç bir tablo, insanın tüyleri diken diken oluyor. Mehmet ve Özlem’le bir iki sene önceki seyahatimizde, Viyana’daydık galiba, bir sergide yakından incelediğimde, üzülmüştüm o haldeki resmedilen kişiye. Munch kendisini mi çizmişti, yoksa bir yakınını mı, kim diye düşünmüştüm. Şimdi bir daha düşününce, hiç kabul etmesek de, biziz galiba,sensin hatta, bizzat ben kendimim aslında. Çığlıklarımız kimi zaman böyle yazılar yazarken, kimi zaman stadyumda maç seyrederken, kimi zaman da trafikte önümüzdeki araca kızdığımızda ortaya çıkıyor. Kimi zaman da rüyalarımızda biz kendi kendimize çığlık çığlığa sesleniyoruz. Bağıran da biziz, bağırılan da, bu durumdan kaçmaksa kalabalığa karışmaktan, aykırılıktan korkmaktan ve sunulan günün Kolombiya Kahvesini içmekten geçiyor. Sessiz kalıyor çığlıklarımız, kimse duymuyor, en önemlisi biz duymuyoruz. Duymuyoruz ya, artık yokmuş gibi oluyor bizim için. Her ne kadar Munch itiraf etmiş ve bize sadece bir kereliğine itiraf ettirmiş olsa da…


12.12.2010, Taksim

5 Aralık 2010 Pazar

Otoban, Yemek ve Gölgeler

    Hayat otomobil kullanmaya benziyor çoğu zaman. Eğer otobandaysanız daha hızlı gidersiniz, direksiyonu tutar ve gaza basarsınız.  Etrafınızdaki birçok şey sizinle değildir o anlarda, gerinizde kalır ve paylaşımlar için zamanınız olmaz bu aralıkta. Ne onların sizi tanımaya fırsatı olur, ne de sizin onları. Tek amacınız vardır, yolu bitirmek ve hedefinize ulaşmak. Hangi sürprizler kaçırılmıştır,  hangi güzellikleri yaşamaktan mahrum kalırsınız hiçbir zaman bilemezsiniz. Buna yolculuk dememek lazım gelir, olsa olsa ulaşabilmek eylemidir sadece. Ulaşmak hedefi hayatın direttiği bir kavram olarak biz olur o anlarda. Ve zamanı en iyi şekilde kullanmak çabası, gerçekte yaşananların verimliliğinin önüne set çeker. Zaman zaman bir yol üstü lokantasında mola verirsiniz, işte tam o anda oranın bir parçası olmadığınız hissi kaplar tüm bedeninizi, aklınız hedeftedir zira. En sevdiğiniz çorbanın keyfine varamadan, alelacele boğazınızın yandığını hissederek sadece midenizi doldurursunuz. Aklınız ve yüreğiniz aç kalmaya devam eder siz kendinizi doymuş zannederken.
    Hayat çoğu zaman da yemek yemek gibidir. Bir hızlı servis lokantasında ayaküstü atıştırmış ve kan şekerimizi dengeleyen bir halde buluruz kendimizi geriye baktığımızda. Karnımız yarım yamalak doymuş olur, bir sonraki açlığımıza kadar. Bedeli cebimizden ödenmiş hızlı atıştırmalar kendimizi iyi hissettirmiş gibi gelir önce hepimize.  Ama özenle hazırlanmış sofraların paylaşımı, saatler boyu beklenmiş olması ve birkaç kadeh kırmızı şarapla zenginleştirilmesi, bu yemeğin tüm benliğe hitap etmesini sağlar aslında. Yeni ve daha önce denenmemiş bir lezzetin hissettirdiği, beğenmek ve beğenmemek tecrübesi açlığımızı daha da arttırır. Bir refleks olmanın ötesinde doyma isteğini tetikler. Evet, yemeği siz hazırlamışsınızdır ve bulaşıkları yıkamak da size kalmıştır, çok uzun bir zaman harcamışsınızdır bu kez bedel olarak. Fakat bu sofralardan her kalkıldığında “çok yedim bu gece” dersiniz, “çok doydum.”  “Unutulmayacak bir yemekti” diye düşünürsünüz ilkin, “ sanki et biraz daha mı pişmeliydi, sosunun tuzu az mıydı, şarabı karafa mı süzseydik daha önceden?” gibi, aklınızı kurcalayan sorularınızı sorarsınız ve hesaplaşırsınız kendinize yaşattığınız o anla, sonunda. Tekrar tekrar yaşarsınız masadaki zamanı bir kez daha.
    Güzel yaşanmışların hanesine yazabilmek için gününüzü, her zaman akışına bırakmamalısınız zamanı, hazırlanmış olanları sahiplenmekten ziyade bazen müdahale etmeniz gerekir.  Anlar göz kırpar ve kaybolur arada bir size, sıcak soğuk oynar ve onu bulmanızı ister. Sizse beklemeyi tercih eder ve ayağınıza gelmesini, avuçlarınızın içine bırakılmasını istersiniz güzel olanların, aynı sokakta mendil açmış ya da elini açıp hazırı bekleyen ‘zaman’e dilencisi gibi.  Ancak her zaman yetmez masmavi bir gökyüzü, ışığının tüm benliğinizi sarmaladığı güneş ve “günaydın! “ diyerek aydınlık temenniler, güzel bir gün için. Başlangıçtır bu sadece ve güzelleşme sürecinin devamı sizin çabalarınızla mümkündür. Otobanda mı sürecekseniz bugün arabanızı, bir dürümle mi geçiştireceksiniz açlığınızı öğle yemeğinde, yoksa planlanmış bir günde, gelecek her türlü sürprize açık mı olacaksınız?
    İşte tam da bunları düşündüğüm bir haftanın sonunda, zor başlamıştı benim için bu Cumartesi sabahı. Aniden yataktan sıçrayarak uyanılan bir sabahın ardından, nasıl devam edecek diye programlamaya bile vaktimin kalmadığı bir başlangıçtı.  Üzerimde yetişilmesi gerekenlerin zaman baskısı ile, dünya saatim  ve vücut saatim   mutabakat sağlayamayacaklardı bugün, şimdiden belli olmuştu. Dünün devamı bir günün yaşanılacağı kaygısını taşıyordum. Neyse ki dünya bir kez daha kendi etrafında rutin turunu tamamlayıp, beni şaşırtmadı. Dün dünde kaldı, bugünse dünün yarını oldu. Yarınsa bugünün dünü olarak rafa kalkacak. Rafta yer mi işgal edecek, yoksa değerli bir el yazması mı olacak, tamamen benim elimde.  Yarına bugünden birkaç saat borçlanacaktım, kendimle el sıkıştım,  böylece yorgun bedenime borcumu ödeyecek, aramızdaki cari hesabı kapatacaktım.  Daha günün ilk saatlerinde akrep ve yelkovan birbirini daha hızlı koşturuyordu sanki, gece boyunca kolumda iz bırakarak takılı kalan saatime baktığımda. Kulaklarımdaki çınlamayı dinledim istemsiz bir şekilde. Tekrar yat yatağa çanları mıydı bunlar, yoksa Sevgili Taylan’ın müthiş gitar soloları mı ayırt edecek kadar dinlemeye vaktim yoktu. Apar topar çıktım evden, plan yapmayı, yolda araba kullanırken TRT’nin müziklerinin ruhumu sakinleştirmesi anına bıraktım.  Pera Sanat okuluna emanet  edilen iki küçük kızımı öptükten sonra , İstiklal’de Gloria Jean’s istikametinde yürümeye başladım. Akşamdan kalan başımı ileriye bakmak için bile kaldıramıyordum. Yerde ayakkabıları ve gölgeleri izleyerek tramvay yolunu takip etmeye karar verdim kaybolmamak için. Tramvay raylarına sıkışmış gecenin kalıntılarına baka baka yürürken , gölgeleri takip ettiğimi fark ettim bir anda. Aynı caddeyi paylaşan yabancı insanların gölgeleri arkadaştı aslında. Birbirine bakmayan gözlerin sahipleri, gölgelerinin birbirine karıştıklarının farkında bile değildi. Kimi elele, kimi baş başa geliyordu, yoldaki o anlarda. Otobanda son sürat giden arabalar gibi , farklı şeritlerdeki bir saniyelik aynı düzlem anını farkında olmadan paylaşıyorlardı. Gerçek olan neydi bilemedim, gölge oyunları gibiydi seyrettiğim sadece. Başımı yol boyunca yerden kaldıramadım , bu kez merak ağır basmıştı. Boynumun tutulduğunu hissettiğim ilk anda, bu deneye devam etmelisin telkininde bulundum kendime.  “Sabret !” dedim. Tam o anda yan yana dizilmiş onlarca küçük insanın gölgesi yanı başında, saçlarının ve eteklerinin uçuştuğunu yerdeki taşların üzerinde hissettiğim bir kadının gölgesi , iri yarı bir gölgenin içinden geçti gitti. Birbirlerine dokunmadan ,  gölgeleri hayatlarını paylaşmıştı. Gölgem, tüm gölgelerin içinden yürümeye devam etti engelleri tanımlamadığı dünyasında.  Otobandan ayrılmaya karar verip, 5 dakikalığına tali bir yola saptım. Atlas pasajında nedensiz bir tur sonrasında başım dik, cadde boyunca gözlerine baktım gölge dostlarımın. Bir gölge merhabalar resmi geçidiydi günün bu kısmı benim için.
    Günümü acımasızca eleştirme saatlerim geldiğinde,  gece olmuştu. Bugün Tünel’den Yalın'la birlikte satın aldığım Amadeus film müziklerinin plağı dönerken pikabımda, Mozart ve Salieri’nin gölgelerini düşündüm. Ebedi kıskançlık, ebedi dostluk ve ebedi hayranlığın yaşanmışlıkları.  Onlar hiç otobanda araba kullanmamış, hiç Mc Donalds’da hamburger yememişlerdi. Ve asırlar sonra hala gözlerimizi kamaştıran, raflardaki en parlak yaşanmışlıklara sahiptiler. 
    Dünün yarınında, bu akşam planlanmış bir yemeğe katılacağım, bu kez otobanı kullanmak niyetinde değilim, arka sokaklardan gideceğim. Sizi de beklerim…

05.12.2010; İstinye