BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS

VI VERI VENIVERSUM VIVUS VICI

Ben ve Kendim.



Kendimi dinliyorum, yazarak hesaplaşıyorum.









12 Aralık 2010 Pazar

ÇIĞLIK









    Oturduğum masada mı oturuyordu acaba? Ya da pencerenin diğer tarafındaki ayazı, halihazırda boynundaki kaşkolla yaşayan ve yoldan gelip geçenlerin üşümüşlüklerini iki eliyle sarıldığı çayı eşliğinde seyredalmış genç kızın masasında mı yoksa? Tam buradaydı 15 sene önce. Oturduğunda masaya, garsona ne sipariş vermişti? Kahvesinin yanında bir pasta mı istemişti? İlk yudumundan sonra aklında neler vardı? Kapıdan yürüyerek girdiği bu mekândan, siyah bir torba içinde istemsiz dışarıya taşınacak olması değildi muhakkak. Belki o günün akşamına bir yemek randevusu vardı. Rezervasyonu yaptırdığı masaya zamanında gitmediğinde, yer bulmanın mutluluğu ile masaya yerleşen müşteri, gündüz yaşanılanların bir parçası haline geldiğinin farkında bile değildi… Kitchentte’deyim bu soğuk Pazar günü. Eski adıyla The Marmara Café. 1995 senesinin yine bugün gibi soğuk olan bir kış günü, Onat Kutlar’ın patlayan bombayla öldüğü yerdeyim. Avizeler değişmiş, masalar, menüler ve içerideki müşteriler de aynı değil, ama kokusu değişmemiş gibi. Her şey değişir denir, aynı nehirde bir kez daha yıkanamazsınızı biliriz, ama değişmeyenler de vardır yaşamda. Düşünceye daldığınızda, görünenin ardındakilere bakarken, değişmeyenleri görür bulursunuz kendinizi. Farklı zamanda, farklı gibi görünen anları yaşarsınız. Aklınızda geçmişe dair anlamlandıramadığınız bağımsız gibi gözüken parçaları bir bütün haline getirmeye uğraşırsınız.


    Kapıya asılı olmasının önemsiz bir ayrıntı gibi kaldığı Madame Bovary’deki palto, Flaubert’in sözcükleri ile evdeymiş gibi görmenizi sağlar aslında her şeyi. Palto’nun kaşmir mi, deri mi olduğundan çok başkalıklar vardır orada. Nerede olduğunuz, ne gördüğünüzden çok, nelere bakmaya çalıştığınızla ilgilidir artık özünde. Bir pastaneden çok daha fazlasıdır aslında bulunduğunuz mekan çoğu zaman. Sizden 5 dakika önce, şimdi sizin oturduğunuz sandalyede yapılan münakaşaya, 15 yıl önceki acılara, geçen sene kutlanan doğum günlerine ortak olursunuz, yeter ki, kulak kabartın geçmişin seslerine. Yeter ki, izin verin size seslenmelerine.


    Zor biliyorum. Hayat bizi günü yaşamaya ve hazıra alıştırdı. Günün kahvesini içerken, köşe yazarının önerdiği en çok satan kitabı Starbucks’ta masanızın üzerine koyarken ve şefin tavsiyesi olan, ismi İtalyanca yazılmış sütlü tatlıyı mideye indirirken çok daha kolay hayat. Düşünmemek, yerimize düşünüldüğünü bilmek, bizlere geçici bir mutluluğu yaşatıyor. Farklı bir şey istemenin, herkesten farklı olmanın toplumsal baskısından çekiniyoruz hepimiz. Hepimiz yine biliyoruz, Fransız lokantasında spagetti isteyemezsiniz. Gelin bir de bunu benim küçük kızım Zeynep’e anlatın. Ne kadar uğraş verirseniz verin, o özgür ruhu ile sunulanı değil, kendisini ve istediklerini safça yaşadığı için, bunu anlamamakta diretir. Biz de ısrarla, bize öğretilmişliklerle bunun yanlış olduğunu söyler dururuz, ezberlenmiş kelimelerle hem de. Umarım anlamamaya devam edersin kızım, umarım biz başarısız oluruz.


    Geçenlerde İstinye Park’ta D&R mağazasına gittim, her ziyaretimdeki gibi. Otoparktan çıktığımda, onlarca kez gitmeme rağmen yürüyen merdivenlerin beni nereye çıkaracağını bilemediğim bu yerde, genelde gitmek istediğim yerin uzağına çıkmış bulurum kendimi. Tuzağa mı düşüyorum her seferinde , ne? Koridor boyunca kitapçıya doğru yürürken kafamda Attar’ın kitabı vardı, mağazadan içeri girerken de öyle. Ancak dolaşırken içeride, binlerce kitabın arasında aynı kırmızı kapaklı kitabın bir şekilde karşıma çıktığını fark ettim değişik yerlerde. Almayacağım, onlar gözüme sokuyorlar diye almayacağım, bu kez inat ettim. Eve geldiğimde alışılmışın tersine elim boştu, geçen hafta aldığım Birikim Dergisinin Kasım sayısını çıkardım çantamdan. Rastgele çevirirken sayfaları, Ayfer Tunç’un Alışveriş Merkezleri üzerine bir makalesi açıldı önüme. Bir çırpıda okudum yazılanı. Ne tahlil ama! Aile içi yaşananların üzerinde, tasarlanmış olanların mekânlarla ve satın alma güdülenmesiyle etkisi ve bizlerin farkında bile olmadan biçilmiş rolleri baba, eş ve aile reisi olarak yaşamamız. Hayatın bizi şekillendirmesi için bizlerin, birilerinin hazırladığı sahnelerde rol almak üzere tıpış tıpış gidişimiz. Ve sahnelerde, gizli özneli cümleler misali, başrol oyuncuları gözükmeyen piyeslerin ikincil rollerini üstlenmemiz. Hayat bizim hayatımız, ama yönetmen ve başrol oyuncusu biz değiliz. Yazık çoğu zaman bunu bile başaramıyoruz, çoğu zaman bunun farkında bile değiliz. Tarihte bugün Norveçli Edvard Munch’ün doğduğu günmüş. Hani şu ünlü “Çığlık” tablosunun sanatçısı. Korkunç bir tablo, insanın tüyleri diken diken oluyor. Mehmet ve Özlem’le bir iki sene önceki seyahatimizde, Viyana’daydık galiba, bir sergide yakından incelediğimde, üzülmüştüm o haldeki resmedilen kişiye. Munch kendisini mi çizmişti, yoksa bir yakınını mı, kim diye düşünmüştüm. Şimdi bir daha düşününce, hiç kabul etmesek de, biziz galiba,sensin hatta, bizzat ben kendimim aslında. Çığlıklarımız kimi zaman böyle yazılar yazarken, kimi zaman stadyumda maç seyrederken, kimi zaman da trafikte önümüzdeki araca kızdığımızda ortaya çıkıyor. Kimi zaman da rüyalarımızda biz kendi kendimize çığlık çığlığa sesleniyoruz. Bağıran da biziz, bağırılan da, bu durumdan kaçmaksa kalabalığa karışmaktan, aykırılıktan korkmaktan ve sunulan günün Kolombiya Kahvesini içmekten geçiyor. Sessiz kalıyor çığlıklarımız, kimse duymuyor, en önemlisi biz duymuyoruz. Duymuyoruz ya, artık yokmuş gibi oluyor bizim için. Her ne kadar Munch itiraf etmiş ve bize sadece bir kereliğine itiraf ettirmiş olsa da…


12.12.2010, Taksim

2 yorum:

Nihalo dedi ki...

Serhat Abi (agabey:)), yazini neden begendigimi anlatmak icin sana bu yorumu yapiyorum. Hayat hizla akarken sen bir anda durdugunda aklindan o kadar cok dusunce geciyor ki bunlar once kucuk bir sesle basliyor, sonra gurultu, en son da cigliga donusuyor. Senin de yazin bu siralamayla baslayip bitmis ve icinde bulundugumuz kesmekesi anlatmis. Aslinda icinden cekip cikarabilecegimiz bir suru konu var ama boylesi gibi bir durumu anlatmis olmak da guzel. Ben de birsey eklemek istiyorum. Bazen oyle bir an geliyor ki babaannem gibi bir hayat yasamis olsaydim cok mutlu olurdum diyorum. Evlenip coluk cocukla oyalanmak, torunlari buyutmek onlara masallar anlatmak ve cok sevilmek. Ama artik cok gec cunku bizim neslimiz duramaz, bizim mayamiz farkli tutmus degistirmek bizi bozar.

A.Serhat DEMIREL dedi ki...

Sevgili Nihal,

Hepimiz bir bilgelik sevdasının peşi sıra çabalayıp duruyoruz.Kendi düşüncelerimizin ayaklarımıza dolandığı bu yolculuklarda bazen gözlerimiz en yakınımızda olanları göremiyor. Aslında o bilgelik Yekta Hanım gibi tek ve eşsiz, ama bir o kadar da sade bir hayatın içinde gizli olabiliyor.
Sizler çok şansılısınız, bunu görerek yaşamış olanlarsınız. Ne mutlu Derya'ya, Volkan'a , sana , Didem'e, Sait'e , Pelin'e ve sevgili eşim İrem'e...
Yekta Hanım, adı gibi tek ve eşsizmiş.
Şimdi onun yolundakilerde gözümüz...

Sevgiler,