Hayat otomobil kullanmaya benziyor çoğu zaman. Eğer otobandaysanız daha hızlı gidersiniz, direksiyonu tutar ve gaza basarsınız. Etrafınızdaki birçok şey sizinle değildir o anlarda, gerinizde kalır ve paylaşımlar için zamanınız olmaz bu aralıkta. Ne onların sizi tanımaya fırsatı olur, ne de sizin onları. Tek amacınız vardır, yolu bitirmek ve hedefinize ulaşmak. Hangi sürprizler kaçırılmıştır, hangi güzellikleri yaşamaktan mahrum kalırsınız hiçbir zaman bilemezsiniz. Buna yolculuk dememek lazım gelir, olsa olsa ulaşabilmek eylemidir sadece. Ulaşmak hedefi hayatın direttiği bir kavram olarak biz olur o anlarda. Ve zamanı en iyi şekilde kullanmak çabası, gerçekte yaşananların verimliliğinin önüne set çeker. Zaman zaman bir yol üstü lokantasında mola verirsiniz, işte tam o anda oranın bir parçası olmadığınız hissi kaplar tüm bedeninizi, aklınız hedeftedir zira. En sevdiğiniz çorbanın keyfine varamadan, alelacele boğazınızın yandığını hissederek sadece midenizi doldurursunuz. Aklınız ve yüreğiniz aç kalmaya devam eder siz kendinizi doymuş zannederken.
Hayat çoğu zaman da yemek yemek gibidir. Bir hızlı servis lokantasında ayaküstü atıştırmış ve kan şekerimizi dengeleyen bir halde buluruz kendimizi geriye baktığımızda. Karnımız yarım yamalak doymuş olur, bir sonraki açlığımıza kadar. Bedeli cebimizden ödenmiş hızlı atıştırmalar kendimizi iyi hissettirmiş gibi gelir önce hepimize. Ama özenle hazırlanmış sofraların paylaşımı, saatler boyu beklenmiş olması ve birkaç kadeh kırmızı şarapla zenginleştirilmesi, bu yemeğin tüm benliğe hitap etmesini sağlar aslında. Yeni ve daha önce denenmemiş bir lezzetin hissettirdiği, beğenmek ve beğenmemek tecrübesi açlığımızı daha da arttırır. Bir refleks olmanın ötesinde doyma isteğini tetikler. Evet, yemeği siz hazırlamışsınızdır ve bulaşıkları yıkamak da size kalmıştır, çok uzun bir zaman harcamışsınızdır bu kez bedel olarak. Fakat bu sofralardan her kalkıldığında “çok yedim bu gece” dersiniz, “çok doydum.” “Unutulmayacak bir yemekti” diye düşünürsünüz ilkin, “ sanki et biraz daha mı pişmeliydi, sosunun tuzu az mıydı, şarabı karafa mı süzseydik daha önceden?” gibi, aklınızı kurcalayan sorularınızı sorarsınız ve hesaplaşırsınız kendinize yaşattığınız o anla, sonunda. Tekrar tekrar yaşarsınız masadaki zamanı bir kez daha.
Güzel yaşanmışların hanesine yazabilmek için gününüzü, her zaman akışına bırakmamalısınız zamanı, hazırlanmış olanları sahiplenmekten ziyade bazen müdahale etmeniz gerekir. Anlar göz kırpar ve kaybolur arada bir size, sıcak soğuk oynar ve onu bulmanızı ister. Sizse beklemeyi tercih eder ve ayağınıza gelmesini, avuçlarınızın içine bırakılmasını istersiniz güzel olanların, aynı sokakta mendil açmış ya da elini açıp hazırı bekleyen ‘zaman’e dilencisi gibi. Ancak her zaman yetmez masmavi bir gökyüzü, ışığının tüm benliğinizi sarmaladığı güneş ve “günaydın! “ diyerek aydınlık temenniler, güzel bir gün için. Başlangıçtır bu sadece ve güzelleşme sürecinin devamı sizin çabalarınızla mümkündür. Otobanda mı sürecekseniz bugün arabanızı, bir dürümle mi geçiştireceksiniz açlığınızı öğle yemeğinde, yoksa planlanmış bir günde, gelecek her türlü sürprize açık mı olacaksınız?
İşte tam da bunları düşündüğüm bir haftanın sonunda, zor başlamıştı benim için bu Cumartesi sabahı. Aniden yataktan sıçrayarak uyanılan bir sabahın ardından, nasıl devam edecek diye programlamaya bile vaktimin kalmadığı bir başlangıçtı. Üzerimde yetişilmesi gerekenlerin zaman baskısı ile, dünya saatim ve vücut saatim mutabakat sağlayamayacaklardı bugün, şimdiden belli olmuştu. Dünün devamı bir günün yaşanılacağı kaygısını taşıyordum. Neyse ki dünya bir kez daha kendi etrafında rutin turunu tamamlayıp, beni şaşırtmadı. Dün dünde kaldı, bugünse dünün yarını oldu. Yarınsa bugünün dünü olarak rafa kalkacak. Rafta yer mi işgal edecek, yoksa değerli bir el yazması mı olacak, tamamen benim elimde. Yarına bugünden birkaç saat borçlanacaktım, kendimle el sıkıştım, böylece yorgun bedenime borcumu ödeyecek, aramızdaki cari hesabı kapatacaktım. Daha günün ilk saatlerinde akrep ve yelkovan birbirini daha hızlı koşturuyordu sanki, gece boyunca kolumda iz bırakarak takılı kalan saatime baktığımda. Kulaklarımdaki çınlamayı dinledim istemsiz bir şekilde. Tekrar yat yatağa çanları mıydı bunlar, yoksa Sevgili Taylan’ın müthiş gitar soloları mı ayırt edecek kadar dinlemeye vaktim yoktu. Apar topar çıktım evden, plan yapmayı, yolda araba kullanırken TRT’nin müziklerinin ruhumu sakinleştirmesi anına bıraktım. Pera Sanat okuluna emanet edilen iki küçük kızımı öptükten sonra , İstiklal’de Gloria Jean’s istikametinde yürümeye başladım. Akşamdan kalan başımı ileriye bakmak için bile kaldıramıyordum. Yerde ayakkabıları ve gölgeleri izleyerek tramvay yolunu takip etmeye karar verdim kaybolmamak için. Tramvay raylarına sıkışmış gecenin kalıntılarına baka baka yürürken , gölgeleri takip ettiğimi fark ettim bir anda. Aynı caddeyi paylaşan yabancı insanların gölgeleri arkadaştı aslında. Birbirine bakmayan gözlerin sahipleri, gölgelerinin birbirine karıştıklarının farkında bile değildi. Kimi elele, kimi baş başa geliyordu, yoldaki o anlarda. Otobanda son sürat giden arabalar gibi , farklı şeritlerdeki bir saniyelik aynı düzlem anını farkında olmadan paylaşıyorlardı. Gerçek olan neydi bilemedim, gölge oyunları gibiydi seyrettiğim sadece. Başımı yol boyunca yerden kaldıramadım , bu kez merak ağır basmıştı. Boynumun tutulduğunu hissettiğim ilk anda, bu deneye devam etmelisin telkininde bulundum kendime. “Sabret !” dedim. Tam o anda yan yana dizilmiş onlarca küçük insanın gölgesi yanı başında, saçlarının ve eteklerinin uçuştuğunu yerdeki taşların üzerinde hissettiğim bir kadının gölgesi , iri yarı bir gölgenin içinden geçti gitti. Birbirlerine dokunmadan , gölgeleri hayatlarını paylaşmıştı. Gölgem, tüm gölgelerin içinden yürümeye devam etti engelleri tanımlamadığı dünyasında. Otobandan ayrılmaya karar verip, 5 dakikalığına tali bir yola saptım. Atlas pasajında nedensiz bir tur sonrasında başım dik, cadde boyunca gözlerine baktım gölge dostlarımın. Bir gölge merhabalar resmi geçidiydi günün bu kısmı benim için.
Günümü acımasızca eleştirme saatlerim geldiğinde, gece olmuştu. Bugün Tünel’den Yalın'la birlikte satın aldığım Amadeus film müziklerinin plağı dönerken pikabımda, Mozart ve Salieri’nin gölgelerini düşündüm. Ebedi kıskançlık, ebedi dostluk ve ebedi hayranlığın yaşanmışlıkları. Onlar hiç otobanda araba kullanmamış, hiç Mc Donalds’da hamburger yememişlerdi. Ve asırlar sonra hala gözlerimizi kamaştıran, raflardaki en parlak yaşanmışlıklara sahiptiler.
Dünün yarınında, bu akşam planlanmış bir yemeğe katılacağım, bu kez otobanı kullanmak niyetinde değilim, arka sokaklardan gideceğim. Sizi de beklerim…
05.12.2010; İstinye
Paylaşmak Güzeldir
Email
Facebook
Twitter
Technorati
Delicous
Digg
Yahoo
Google
Live Space
MySpace
0 yorum:
Yorum Gönder