BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS

VI VERI VENIVERSUM VIVUS VICI

Ben ve Kendim.



Kendimi dinliyorum, yazarak hesaplaşıyorum.









29 Kasım 2010 Pazartesi

Shine , 1996, Scott Hicks

               Kaldırımda çizgilere basmadan yürümeye çalışıyorum yokuş aşağıya. Aklım dün akşamki İstanbul  manzarası  eşliğindeki sohbette. Güzel geceydi , ama kısaydı diye içim burkuluyor o an. Bulutlara takılıyor  gözüm sonra, birbirini ardına alelacele koşturuyorlar sanki.  Acaba kaç bulut geçiyor gökyüzünden bir günde?  Yağmur olup düşmeseler, güneşi gizlemeseler fark edeceğimiz yok çoğu zaman. Rüzgârı arıyorum ardından. Lodos esti esecek, oturup dinlenmek iyi gelecek bu güzel Pazar günü..
                Walkmanimde Rachmaninoff çalıyor. Gümüşsuyu yokuşunda arabaların gürültülü sesleri, yerlerini üç numaralı piyano konçertosunun melodisine bırakıyor. Gözkapaklarımı dinlendiriyorum birkaç dakikalığına, mola veriyorum telaşla sağa sola koşuşan insanları seyretmeye.  David Helfgott’un piyano tuşlarına dokunuşları alıp götürüyor beni bulunduğum yerden. Seyahat hali hafifletiyor beni, aklımdaki tüm ağır yüklerimi atıyorum bu sürede, sanki bir trans hali hâkim bedenime. Güneş bir varmış, bir yokmuş oynuyor hınzırca. Varlığı da yokluğu da değiştiriyor etrafımdaki insanların yüzlerini. Sanki her göründüğünde, parlıyor herkesin gözleri ve o her gizlendiğinde bulutların arkasına, grileşiyor tüm bakışlar.” Parlamak için onun ışığına ihtiyacı var yeryüzünün” diyorum.  Karanlığın, ışığın olmadığı zamanın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Görememenin,  duymamanın, bilemenin bir başka ifadesi olduğu düşüyor zihnime. Ne kadar kaçarsak kaçalım, ya da ne kadar koşarsak koşalım, buluttan daha hızlı olamaz hayatlarımız, bir an bir yerde, kapatacaktır üzerimizdeki güneşi.  Karanlık bizi de bir parçası haline getirecektir böylece, bize rağmen, güneşe rağmen. Onunla savaşmak yel değirmenine şövalyelik yapmaktır belki de. Onu düşman belleyeceğimize, dostu olmak lazım gelir mi acaba? Kabullenmek ve ondan faydalanmak mümkün değil mi? Işığın olmaması yokluk mudur? Görmemek, duymamak ya da bilmemek var olanı yok eder mi? Bir varmış, bir yokmuş mudur acaba gerçekten ?  Benim olan vardır da, olmayan yok mudur? Aslında düşünmek ve  hayal etmek var edebilir belki yokluktakileri.  Siyah, beyaz tuşların üzerinde daha da sertleşiyor parmak darbeleri o an , zihnimdeki düşüncelerse dans ediyor onlara eşlik edip. Bu vuruşları sadece parmakların hareketi ile açıklamak yetmiyor bana. O anda David tüm çocukluğunun birikmişlerinin ağırlığını koyuyor piyanoya, babasına en derin , en karanlık ve en parlak mesajlarını gönderiyor.  Çocuk yaşındaki bulutlarla arkadaşlık ediyor notalarla arasındaki etkileşim. Karanlığa karşı koymayı bırakıyor.  "Her şeyin bir nedeni vardır Gillian ve her nedenin de bir bedeli. Herkes bir bedel ödemek zorundadır" derken babasının mezarı başında, karanlığın dostluğunu kazanarak parlamıyor mu zaten?

                Güneş yine gösterdi yüzünü o dakika, beklenen lodos gelmedi bugün. Vivaldi’nin dört mevsimindeyim şimdi de, yazı, baharı duyuyorum kalbimde. Yeryüzü ve gökyüzünün sınırını bulmaya çalışıyorum. Arada insan eliyle çizilen çizgilerin ne kadar göreceli olduğunu düşünüyorum, en yüksek dağın üzerindeki en yüksek ağacın son dalındaki yaprağı hissetmeye çalışıyorum. Orada olduğu, rüzgâr onu kopartıp dalından indirene kadar sınırın orası olduğunu kabullenmeye karar veriyorum. Kaldırıp kütüphanemdeki yerine yerleştiriyorum, güneşe en yakın canlının bulunduğu noktayı sınır olarak çizdiğim hayat haritamı.  Ve bir parçası olduğum filmi seyretmeye devam ediyorum, filmimin müzikleri eşliğinde.   Oskarların dağıtılacağı günü beklemeye devam ediyorum. En iyi senaryo, en iyi film, en iyi oyuncu ve en iyi müzik için kameraya bir kez daha  “Motor” demek üzere kalkıyorum oturduğum yerden. Daha çok yolum var…

28.11.2010,  Gümüşsuyu

1 yorum:

BHR dedi ki...

Nedensiz hayat olmaz..Haydi yönetmenim,başarılarını gururla takip ediyoruz..:)