Onun varlığından haberdar olmasaydım, daha mutlu olurdum. Onu aramaz, onun eksikliğini hissetmez, onsuzluğu yaşamazdım. Sahip olamamanın eksikliği o kadar büyük bir yara olabiliyor ki zaman zaman, inanın bilmemeyi özlüyorsunuz. İnternette gezinirken fark ettim varlığını. İçin için merak ettim, ona dokunmayı istedim, onun bir süreliğine de olsa yanımda olmasını istedim. Birileri onunla paylaşmıştı zamanı, kıskandım.
Önce her türlü web sitesi üzerinden ona ulaşmaya çalıştım. Sadece birkaç yazı bulabildim hakkında yazılmış. Fazlasıyla daha da merak ve arzu uyandırdı bu bende. İzini sürdükçe sanki kaçıyordu benden. Yoktu, kalmamıştı, bitirilmişti.
Yollara düştüm bulabilmek için onu bu kez. Önce İzmir’de , Alsancak’ta, Kıbrıs Şehitleri’nde olabileceğini düşündüm, her yere baktım. Hep aynı yüz ifadesi ile cevaplandı sorularım, “ Maalesef.” “Üzgünüm.”, “Not bırakmak isterseniz, telefonunuzu bırakın, gelirse biz sizi ararız…“ Umutsuzluğa kapılmadım ama hiç, aramaktan da vazgeçmedim. Bir yerlerde beni bekliyordu. Biliyordum. Sonra ara sokaktaki eski kitapçı Metin geldi aklıma, heyecanla daldım içeri. Bilse bilse o bilirdi, nerede olduğunu. O da şaşkınlıkla baktı yüzüme, ismini anlamak için bir kez daha sorduğunda anladım, o da görmemişti onu. Heyecanımı fark edince, rahatsız oldu, artık onun için de “ onu aramak” bir saplantı haline gelecekti. Ben kapıya yığılı Hayat Dergilerinin yanından çıkarken, Metin de bilmenin rahatsızlığı ile düşünceli düşünceli gözlüğünü düzeltip, önündeki defteri karıştırmaya başladı, belki ismini bir yerlere not etmiş ve unutmuş olmanın umuduyla.
“Cahillik mutluluktur” diye iç geçirdim. Ne kadar bilgi sahibi olursam, o kadar soru işareti ve kaygı sahibi oluyorum. Biliyorum ve farkındayım varlığının, peşi sıra koşuyorum oraya buraya. Bulmak hedef değil aslında benim için, bir kere aramanın hazzını yaşadım ya, her aramanın sonunda yeni bulmalar yolculuğuna çıkıyorum. İzmir’den İstanbul’a giden karayolu boyunca da aklımı kemirdi namussuz. Yol levhalarında ismini görür gibi oldum bazen. Kafayı bozmak böyle oluyor galiba. Hem saplantının çaresizliği, hem de bulabilme ihtimalinin heyecanı sardı her yanımı.
Beyoğlu, Beyoğlu… İstiklal’deyim Cumartesi günü. Özlemişim kalabalığı. Önce 45’liklerin hazırlıklarına bakıyorum, Babylon’da asayiş berkemal. Geceye daha vakit varken, onu aramanın çanları çalıyor yavaştan içimde. Birkaç yere bakıyorum sanki özellikle aramıyormuş gibi yol üstünde, bile bile cevabı. “Bir mola ver kendine, aradıkça bulunmaz oluyor.” diye söylenirken, elinde “Engellilerin Sesi” olan gönüllü satış yapan orta yaşlı hanım “ aradığın burada “ diyor. Allah Allah, herhalde kendi kendime yüksek sesle konuşmaya başladım diye düşünüyorum. Her zamanki gibi, “daha önce aldım , teşekkürler” diyerek, sıyrılıyorum kadının yanından,ve Robinson Crusoe isimli kitapçının vitrinine bakıyorum tüm İstiklal gezilerimde olduğu gibi. Bu kitapçıda beni çeken bir şeyler var. İçeride kendimi mutlu hissediyorum, yüksek tavandan olsa gerek. Bir gün büyük bir evim olursa, merdivenle ulaşılabilecek yükseklikte bir kütüphane yaptıracağım. Böylece evde çift sıra duran kitaplarımı hak ettikleri şekilde sıralayabilirim raflara. Hayranlıkla bakarken duvarlara, arkamdaki ses “özellikle aradığınız bir kitap var mı?” diye soruyor. Ben sadece raflara bakıyordum demek istiyorum, ama çıkmadan kelimeler ağzımdan, utangaçlığımın duvarıma çarpıp, geldikleri yere geri dönüyorlar. “Evet “ diye mırıldanıyorum. “Onu arıyorum, birçok yere baktım bulamadım, sizde de yoktur herhalde?” . Sesin sahibi genci bilgisayarın başına geçip, büyük bir ciddiyetle tuşlara yavaş yavaş basarken görüyorum ilk. Onun ismini bir kez de kontrol amaçlı tekrarladıktan ve onayımı aldıktan sonra. “1 adet var” diyor. “Depomuzda, dilerseniz hemen getirebilirim, 15 TL?”. Cümle bitmeden mutsuz hissediyorum kendimi, afallıyorum hatta. “Daha yeterince aramamıştım” diye düşünüyorum. Sonra aniden bir sevinç dalgası tüm düşüncelerimi dağıtıyor. Mutluluğumun sesime de yansımış olmasından mı bilmem, “Evet lütfen!” diye bağırınca ben, yanımdaki beyefendi merakla bilgisayara dönüp, kitabın adına bakıyor. Sonuncuyu ben almak üzereyken, bir arama süreci de onun için başlıyor galiba. Hayırlı işler diyorum, kapıdan çıkarken, hem tezgâhtara ve hem de gözü elimdeki kitapta olan o adama.
İstiklal’deyim, etrafım gülen,endişeli,üzgün, arayan,bulan ve bulamayan yüz ifadeleri ile dolu, benimse içim içime sığmıyor, ıslık çalıyorum, melodi tanıdık ama ismi, cismi aklımda değil şu anda. Aslında çok ta önemli değil galiba, O kese kağıdına sarılmış, ben ona sarılmışım yeter bana. Beraberce yürümeye başlıyoruz Galatasaray’a doğru.. İlk 40 sayfası Midpoint’te eriyor gidiyor, bana karışıyor. Şimdiyse kitap elimde, bitmemesi için yavaş yavaş okumaya devam ettiğim son sayfalarıyla beni mutlu ediyor. Biliyorum biterse, yeni bir …..
22.11.2010, Mecidiyeköy
Paylaşmak Güzeldir
Email
Facebook
Twitter
Technorati
Delicous
Digg
Yahoo
Google
Live Space
MySpace
1 yorum:
Kitabın adı ne? :)
Yorum Gönder