Güneşin doğduğuna inanıyoruz, sora da battığına. Olmayana bile bile inanıyoruz. İnanmakla kalmayıp tüm hayatımızı onun doğuşuna ve batışına göre planlıyoruz. Her şey olmayan bir şey üzerine kurulmuş hayatımızda. Oysa dünya ile aynı hızda dönebilsek, bir olabilsek bütün dünya ile güneş hep üzerimizde parlamaz mı? Onun batmaması bizim elimizde değil mi aslında? Batan denen, batmış gibi görülen değil mi? Doğanın mucizesi güneşi bile yanlış anlamlandıran bizler, nasıl gördüklerimizi sandıklarımıza inanalım. Nasıl inandıklarımızın hakikati ile yaşayalım? Nasıl hedefimizi belirleyip, ölmek hayatın sonudur diyelim, daha günün sonundan emin bile olamadan…?
Hayatımıza hükmettiğimizi düşünüyor, zaman zaman kaderin ellerinden çekip aldığımızı sanıyoruz kendimizi. Kader nedir peki? Kader; biz yaşamak için dik durmaya çalışırken, doğanın bütününün bizleri sallama çabası değil mi? “İrade mi, kader mi “sorusunun cevabı olmadan düşündüğüm, hayatın parçası her varlığın kararlılığı ya da kararsızlığının etkisi kader olamaz mı? Bizler rüzgârın esmesi ve gözümüze kum tanelerinin çarpması ile yolumuzu değiştirdiğimizde, kaderimiz de değişmiş olmuyor mu? Yürürken yolumuzda, gelen bir dost telefonu ile değiştirmiyor muyuz yönümüzü? Bireysel yaşadıklarımızda biz olmanın etkisini yadsıyabilir miyiz?
Olmaz olmaz ya oldu da son saatinizi yaşadığınızı öğrendiniz hayatınızın. Neleri sığdırırdınız bu son saate, eksikleri mi tamamlamaya uğraşırdınız, yoksa son bir saatin tadını çıkarmaya mı çalışırdınız? Ya da kaderinize boyun mu eğerdiniz? Zor karar, hayatın her dakikasında olduğu gibi doğru mu yapıyorum tereddütleri alır götürürdü sizi o anın ötesine. Peki sonsuz döngü içinde 1 saat ile 70 yılın arasında ne kadar fark var? Hayatın hamallarıyız bizler sadece, yüklerimizi sırtlanmış taşımaya çalışıyoruz şu andan, bir sonrakine. Evde hep atılmayı bekleyen, ama bir türlü kıyamadığınız ıvır zıvırlar gibi her geçen dakika sırtımızdaki yükleri arttırmaya devam ediyoruz, durup dinlenmek bilmeden. Halbuki o yükler zaman zaman sırtımızdan indirilip, bir gözden geçirilmeli ve gereksiz olanlar, ya da başka değişle gereklilik zamanları dolmuş olanlar mola yerlerine bırakılmalı. Ancak bizler bu tempoda mola vermekten korkumuza –ki bu korku kaybetmek korkusudur – ağırlığı altında eziliyoruz yüklerimizin. Tecrübeli olanlar sık sık molalar alıyorlar. Bizlerse tavşan ve kaplumbağa hikâyesindeki kaybeden olma korkusuyla, mola almanın kaygısını yaşıyoruz. Bu arada küçük bir ayrıntı; yolculuklar yarış değildir, kaybeden olmadığı gibi kazananları da yoktur.
Aralık ayında okuduklarım arasında İlhan Milar’ın Bulut ve Su isimli kitabı vardı. Beni çok etkilediğini söylemem lazım. Kitabın bir bölümünde depresyon konusuna farklı bir açılım fark ettim. Günümüz dünyasının en yaygın hastalığı olarak gösterilir depresyon bildiğiniz gibi. Karanlıkla dost olmadan aydınlığı yaşamak mümkün değildir diyor Milar. Karanlığa sırtınızı dönmenizle ve ona bakmamakla ışığın yokluğu sona ermiyor ki diyor, ilaçlar alarak bastırdığınız depresyonunuz yok olsun. Siz kendi depresyonunuzu sonuna kadar yaşayın, yaşayın ki, işin köküne inerek değiştirme şansınız olsun içinizdeki karanlığı. Geçici çözümlere o kadar alıştık ki hayatımızda, yama yapmak artık o kadar kanıksandı ki toplumda, bugün de ayakta durabilmek için içilen vitaminlerin, yarınlara etkisini hiç düşünmez olduk. Yüklerimizi sırtımızda yok farz ederek yürümekten ne farkı var bunun. O ağırlıkların altında ezilmek kader mi oluyor peki, yoksa kendi irademizle mi büküyoruz belimizi.
Yaşamak dik durmaktır arkadaşım, aslında dik durmaya çalışmaktır. Sen çaba gösterirsin, yüklerin eğmeye çalışır seni. Bu noktada dengeyi kendi lehine sağlayabildiğince mutlu olursun, mutlu edersin. Umut da dik durma ihtimaline inançtır. İnanmaktır. İnandıklarının peşinden koşmaktır.
Dik dur, umudunu kaybetme...
A.Serhat Demirel,
09.01.2011 Gaziosmanpaşa
Paylaşmak Güzeldir
Email
Facebook
Twitter
Technorati
Delicous
Digg
Yahoo
Google
Live Space
MySpace
1 yorum:
http://solsoledo.blogcu.com/bulut-ve-su/1948271?ref=fbs
Yorum Gönder